Ehliyet Meselesi Yahut Yolculuk 2…

Merhaba!

Yaz sıcakları kendini iyice belli etmeye başlamışken kışın rehavetini silkelememek, dip köşe temizlik yapmamak olmaz! E-maillerim de dâhil sağda solda ne kaldıysa üstünden geçip gereksiz şeyleri silip yer açayım derken 2011 yılına ait yazılarımı buldum! Daha önce de anlattığım gibi o yıllarda Şişli Meydanı’nda sokak simidi satıyordum…

Yayımlanmış üç romanın ardından yazmaya tövbe etmiştim. Fakat kıramayacağım bir arkadaş dip dalga diye bir internet sitesi kurmuştu ve ille de yazı istiyordu. Ben de canım istedikçe (düzenli aralıklarla değil) karaladığım cümleleri gönderiyordum. “Ehliyet meselesi” başlıklı yazı, gönderilmiş mailler arasında çıktı… Sizinle o yazıyı paylaşıp 15 yıl önceki kadınla hangi noktalarda aynı fikirdeyim, hangi noktalarda ayrılıyorum anlatmak istiyorum:

Ehliyet Meselesi

Tezgâhta 1.yılım doldu da taştı, bir ay kadar… Şöyle uzun boylu, havai fişekli, janjanlı, gürültülü, patırtılı bir yıldönümü kutlaması da yapabilirdim; fakat organizasyon eksikliklerinden yetiştiremedim, hay aksi! 389 gün bu; dile kolay. Cadde ortasında kışın soğuğu, yazın sıcağı iliklerine işleyerek geçip giden, 389 dolu dolu gün. Gönül rahatlığıyla, “Neşeli günlerim neşesizlerden fazlaydı” diyebiliyorsam ne mutlu bana!

Geçen bu sürede sayısız insan hayatına tanık oldum. Bazılarına dokundum; birçoğunu uzaktan izledim. Farkına vardığım, başka bir deyişle ‘Newton’un başına düşen elma misali kafama dank eden gerçeği’ paylaşmak istiyorum şimdi sizinle (Bu yazıyı okuyan herkesi kastettiğim kolayca anlaşılacaktır sanırım!). Aranızdan yazdıklarıma katılmayanlar çıkabilir. O kişilerin yorumlarını özellikle okumak isterim, haklı gerekçeleri olursa şapka çıkartmak için. Fakat tahminim o ki aklıselim hiç kimse az sonra yazacaklarıma itiraz etmeyecek.

Üç – beş ay önceydi sanırım. Komşum DeFacto mağazası personelini bir ehliyet heyecanıdır – çılgınlığı mı desem yoksa? – sardı. ‘Ehliyeti olmayana kız vermezler’ vesaire gerekçelerle topyekûn kursa yazıldılar. Arkam cadde; bakıyorum bir ordu ehliyetli canavar. Kornalar kökleniyor, ışık ihlali, nerdeyse günaşırı kaza, küfreden yayalar, bir vaveyladır gidiyor. İşte bizim çocukcağızlar, bu harala gürelenin bir parçası olmak için çırpınıyorlar. Dilim döndüğünce, kalplerini kırpmadan –özünde iyi çocuklar hepsi de- bu durumu anlatmaya çalışıyorum.

Bu konuşmalarımdan birinde tam da anlatmak istediğim şeyi desteklercesine -günlerden cumartesi saat 17:15 civarı; anımsıyorum çünkü bu kalabalığı daha önce de görmüş, içlerinden birkaçıyla ayaküstü (daha fazlasına zamanları yoktu, gitmeleri gerekiyordu) sohbet etme fırsatım olmuştu- ‘ARABADAN İN BİSİKLETE BİN!’ sesleri duyuldu. Bisiklete Bin İnisiyatifi… Gönüllülerden ayaküstü öğrendiğim kadarıyla her cumartesi saat 17:00’de Avrupa Yakası’ndan Taksim Gezi Parkı’nda, Asya Yakası’nda Göztepe Bir şey(!) Parkı’nda buluşup rastgele bir rotada ilerliyorlarmış.

Aferin onlara. En azından bir farkındalık yaratma çabasındalar. Fosil yakıtla gezegenin anasını ağlatmıyorlar. Direksiyon başında göbek büyütmekten çok daha zorludur ayrıca, İstanbul gibi yerde pedal basmak. Alkışla destek verdiğim bisikletliler yanımdan geçerken düştü işte o meşhur elma. Taburede oturan Emel’in yanına gidip “İlla bir şeyin ehliyeti olacaksa çocuk yetiştirmenin olmalı!” deyiverdim. Ömür boyu bir canlının hayatından mesul olmak, nasıl öyle rastgele (ehliyetsiz!) ana-babaların insafına bırakılabilir, anlamak mümkün değil!

Ebeveynlik 7/24 mesai isteyen, son derece meşakkatli bir iş. Bu işe girişirken kimse çıkıp da “Hop orda dur bakalım! Bu çocuğu yetiştirecek, sağlıklı bir insan olmasına yetecek gücün, aklın, yeteneğin dikkat edersen asla paradan söz etmiyorum– var mı bakalım?” diyor mu? Etrafına bir bak. Öyle çok ne istediğini bilmeyen, cahil, mutsuz insan var ki. Dünyaya gelmeyi onlar mı istedi? Hepimiz getirildik. Bilgisi, sevgisi, öz verisi olmayan insanların arasına doğdu bazılarımız. Birçoklarıysa, çocuğuna iyilik ettiğini sanırken yaktı çırasını; hem de ne acı ki hiç farkında olmadan.

Evet, mutlaka sınanmalı anne-baba olmaya karar veren çiftler. Öyle göstermelik doğum kurslarıyla falan değil. Hamilelik başlamadan önce testlerle desteklenen ve ömür boyu periyodik aralıklarla devam eden, dikkat, psikolojik tutarlılık, bilgi, empati (kendini çocuğun koyabilen, onun hissettiklerini anlamaya çabalayan kaç ebeveyn tanıyorsunuz?) testlerine tabi tutulmalı. Kendini geliştiremeyen, çocuğuna zarar veren insanların anne – babalıkla ilişikleri kesilmeli. Ehliyetlerine ceza yazılmalı, gerekirse iptal edilmeli! Bir araba kullanmaktan çok daha fazla sorumluluk ve süreklilik isteyen anne babalık da şoförlük kadar ciddiye alınmaya başlanmalı bir an önce. Sadece bu ülke için değil tüm dünya için geçerli söylediklerim. Ama kendi ülkemden başlasak hiç de fena olmaz hani!

Ben bu minvalde taramalı tüfek gibi saydırırken Emelcik köşeye sinmiş, sıvışmak için fırsat kolluyordu! Çünkü sıvışmak en kolay yoldu. Çünkü ehliyetli anne babalara ne bu ülke, ne dünyanın geri kalanı hazır değil. Böyle bir fikrin hayata geçebilmesi, insanların doğurdukları canlıların sorumluluğunu tam anlamıyla alması, o bilince erişmesiyle mümkün olur ancak. Bu, sistemin insanlara dayatacağı değil, insanların evrilerek içselleştireceği, bir tür otokontrol mekanizmasını harekete geçirerek, sevgisizliği bertaraf edeceği dünyayı gerektirir. Anne-babalık içgüdüsel olduğu kadar, öğrenilecek bir şeydir de aynı zamanda. Durmadan öğrenilecek, canlının bebekten çocuğa, ergenden yetişkine yolculuğunda yanı başında olunacak, kendini güvende ve sevilen sayılan bir birey olarak hissetmesi sağlanacak!

Katı ve mutlak didaktik, köşeleri sivri bir anlayışla değil elbette! Hayalini kurduğum dünyada acı çeken (çektirilen) sömürülen çocuğa yer yok. Değil taciz edilen, hangi mesleği seçeceğine dahi müdahale edilmeyen, özgüveni yerli yerinde insanlar istiyorum, çok mu?

15 yıl önce yazdığım yazı, bu. Ehliyet konusunda fikrim değişmedi. Hatta her geçen gün daha da ikna oluyorum bunun gerekliliğine… Kesinlikle çocuk yetiştirebileceği kanıtlanmış insanlar çocuk sahibi olmalı. Fakat yıllar geçtikçe ayakları biraz daha zemine basan bir insana dönüşüyorum ister istemez… Ve bu eğitimi kim verecek diye soruyorum kendime; eğitim verecekleri kim eğitecek?

Dolayısıyla bu çemberi kırıp daha sağlıklı ve güçlüsünü baştan yaratmak muazzam bir özveri, samimi ve süreğen bir çaba gerektiriyor – ki o da içinden geçtiğimiz çağ söz konusuyken neredeyse imkânsız 🙁

Bedensel ve zihinsel engellilerin yarıdan fazlası çiftlerin biraz daha dikkatli, tedbirli ve eğitimli olmasıyla önlenebilecekken, göz göre göre genetik hastalıklarla doğan çocuklara mı üzüleyim, sorumsuzca trafiğe çıkıp birinin, – ve dahi kendisinin – sakat kalmasına sebep olanlara mı? Doğum sırasında yaşanan bir kısmı ihmale dayalı komplikasyonlara mı…

Ne çare ki coğrafyamız böyle… Kabul etsek de etmesek de. Ehliyet gibi absürt ve ütopik bir fikri çoktan geride bıraktık da, hayatta kaldığımız güne şükreder olduk!

İşte böyle sevgili okur. Yıllar önce bir fikre kapılmışım! Kendime gülmüyorum; ne de alay ediyorum o kadınla! Sadece çok naif ve saf buluyorum arzusunu.

UMARIM GALAKSİNİN YAHUT EVRENİN HERHANGİ BİR KÖŞESİNDE BU ARZUSUNUN GERÇEKLEŞTİĞİ BİR GEZEGEN VARDIR!

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.