Mor Yemenili Kadınlar Kara Lastikli Adamlar Ve Koca Dünya
Geçmişin emeği, Cumhuriyet’in aydınlığı ve geleceğe kalan miras…
Yeşil – mor yemenili kadınlar, kara lastikli adamlar… Bir zamanlar Anadolu’nun köylerinde hayatın en tanıdık görüntüleriydi onlar. Çocukluk, mor yemeniyi başa bağlamakla başlardı. Kadınlar, kız çocukları, genç kızlar… Her birinin başında yeşilin, morun birbirine karıştığı yemeniler vardı. Ayaklarında da yine mor yeşil lastik ayakkabıları. Eskidiğinde bir önceki eski ayakkabıdan kesilen lastik parçasıyla yamanırdı. Ocaktaki maşa iyice kızdırılarak iki lastik birbirine yapıştırılır, ayakkabının yırtıkları tamir edilirdi. Bazen de iğne ve sağlam bir iple ayakkabının yırtıkları dikilir, ömrü uzatılırdı.
Erkeklerin ayaklarında ise kara lastik ayakkabılar… Terletirdi, koku yapardı ama tarlada, bağda, bahçede çalışırken en büyük yardımcılarıydı. Çünkü o ayakkabılarla ekmek parası kazanılır, çocuklar büyütülür, evler geçindirilirdi.
Biz 1950’li, 60’lı ve 70’li yılların çocuklarıydık. Yokluk gördük, zorluk yaşadık ama umut etmeyi hiç bırakmadık. Atatürk’ün aydınlık Türkiye’sinde okumak, öğrenmek, üretmek ve çağdaş bir toplumun parçası olmak vardı hayallerimizde.
Fabrikalar kuruluyor, tarlalarda pamuk, altın sarısı başaklarıyla buğday, arpa, yulaf yetişiyor; nohut ve mercimek üretiliyordu. Türkiye, toprağının bereketiyle kendi ihtiyaçlarını karşılamaya, ürettiklerini dünyaya ulaştırmaya çalışıyordu. Uçaklar, traktörler, kamyonlar üretme düşüncesi, barajlar, köprüler ve fabrikalarla kalkınma ülküsü, bir ülkenin kendi ayakları üzerinde durma arzusuydu.
Köylerden kentlere uzanan bu değişim, insanların yaşamını da dönüştürdü. Mor yemenili kadınların, kara lastikli erkeklerin çocukları ve torunları okudu, meslek sahibi oldu, sinemalara gitti, özgürce giyindi. Bir zamanlar tarlada çalışan eller, artık kalem tutuyor, kitap sayfalarını çeviriyor, bilimin ve sanatın kapılarını aralıyordu.
O kuşaklar, yokluğun içinden geçerek Cumhuriyet’in sunduğu imkânlarla büyüyen insanlardı. Elbette her şey kusursuz değildi. Fakat eğitim, üretim ve aydınlanma umudu, hayatın yükünü hafifleten güçlü bir ışık gibiydi.
Bugün dünya başka bir çağda. Son model uçaklarla uzun yollar kısalıyor. Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Gençlerimiz başka bir dünyanın içinde yaşıyor. Belki bizim kara lastiklerimizi, yamalı giysilerimizi, bir çift yeni ayakkabının nasıl büyük bir sevinç olduğunu hiçbir zaman tam anlayamayacaklar. Biz de onların dijital dünyasını bütün yönleriyle kavrayamayabiliriz. Her kuşak, kendi zamanının diliyle konuşuyor.
Ama insanın değişmeyen ihtiyaçları var: Sevgi, adalet, özgürlük, güven, eğitim ve insanca yaşamak…
Hey gidi koca dünya! Milyonlarca yıldır nice kuşaklar gördün. Nice medeniyetler kuruldu, nice insanlar geldi geçti. İnsanlık seni anlamaya çalışırken sen de her nesli toprağına kattın. Bugünün teknoloji çağında yaşayan insanları da bir gün bu dünyadan ayrılacak. Belki geride yeni buluşlar, dijital izler, beton binalar ve bugünden hayal bile edemediğimiz kalıntılar bırakacaklar.
Peki, gelecek kuşaklara yalnızca beton binalar mı bırakacağız, yoksa yaşanabilir bir dünya da mı?
Biz mor yemenili kadınların, kara lastikli adamların dünyasından geldik. Sonra rengârenk giysiler, sağlam çizmeler, modern spor ayakkabılar giydik. Bir ömrün içinde nice değişime tanıklık ettik. Yoksulluğu da gördük, gelişmenin sevincini de yaşadık.
Şimdi ömrümüzün sonbaharında geriye bakıyoruz. Geçmişin izlerini taşıyarak, bugünün dünyasını anlamaya çalışarak yürüyoruz.
Ve biliyoruz ki insanın gerçek mirası, giydiği ayakkabı ya da yaşadığı ev değildir. Asıl miras yetiştirdiği çocuklar, verdiği emek, paylaştığı iyilik ve gelecek kuşaklara bıraktığı aydınlıktır.
Bizim hikâyemiz mor yemenilerle, kara lastiklerle başladı. Şimdi sıra, bu dünyayı bizden sonra yaşayacak olanlarda…