Sizin Hiç Cemal Süreya’nız Öldü mü?
-Adımın Bir Harfini Atıyorum-
Dünyaya geldiğinde adını Cemalettin koymuşlardı, Cemalettin Seber. Ruhunun dünyayla temasından sonra hızla başkalaşmaya başladı, önce Cemalettin’i kısaltıp Cemal Süreyya oldu, sonra Süreyya’yı da kısalttı, Cemal Süreya adıyla yaşadı.
Fazlalıkları atıyor, her şeyi kısaltıyordu, çünkü “yoksuldu, günleri kısaydı, dört nala sevişmek lazımdı”, çünkü “hayat kısaydı, kuşlar uçuyordu”.
Gerçekten de kısa sürdü hayatı, toplasan altmış yıl bile değil; altmış yıl nedir ki, milyarlarca yıldır dönüp duran dünyada.
Kısa ömrünü dolu dolu yaşamıştı. Sevmiş sevilmiş, eserleri o hayattayken değer görmüş, yoksulluğu da tatmış, varlığa da ulaşmış, gel gör ki trajik bir biçimde hayata veda etmişti.
Hayata beş sıfır mağlup başlamıştı zaten, küçük yaşta annesini kaybetmişti. Bundandır bana kalırsa kadınlara olan abartılı tutkusu. Düğmesini dikecek bir kadın aradı ömrünce. Bir yuva sıcaklığı, bir anne şefkati…
“Pülümür’den Dünyaya Doğru Giden Vagon”
Annesizlikle başlayan mağlubiyetler serisi sürgüne yollanmakla devam ediyordu. Yedi yaşındaydı, “Tanrım gerçekten çocukluk günlerinizde mi?”.
“Eşiklere oturmuş bir dolu insan”! Çaresiz, şaşkın, umutsuz… Evlerinden, bahçelerinden, ceviz ve dut ağaçlarından, türkülerinden, toprağından koparılan. Birazdan üst üste dolduruldukları vagonlar onları bir bilinmeze götürecek, düdüğünü bir feryat gibi salarak gri gökyüzüne.
Gittiği yerde saçlarını sıfıra vuracaklar, bitli diyecekler, kuyruklu Kürt diyecekler, toplumdan dışlanacak.
Bitti mi?
Babası, üstesinden gelemediği çocuk bakma işini devretmek isteyecek bir başka anneye. Şefkat beklediği üvey anne, sürgünden beter işkencelerle ezecek çocuk ruhunu; dayaklar atacak, yemeğine cam kırıkları koyup öldürmeyi düşünecek.
O evden uzaklaşabilmek adına İstanbul’a gidecek okumaya. Hayatı parasız yatılılarda geçecek, sıcak bir yuvanın özlemiyle uykusuz geceleri birbirine ekleyecek, bir ömür boyunca o hayalini kurduğu yuvayı, o yeri yuva yapan kadını arayacak.
Madeni açığa çıkaran ateştir, altın ateşle sınanır, insan acıyla. Acılar büyütür, olgunlaştırır, uslandırır insanı. Bunca yorgunluklardan sonra “adam olur” Cemal Süreya; yüksek mevkide bir memur olur, maliye müfettişi olur. Ama kendinin de söylediği gibi, içinde hep yarım kalmış bir çocuk vardır; göğsünün kafesinde tutsak minicik bir kuş…
O çocuğun çığlıklarını alkolle susturup gözyaşlarını başka aşklarla silmeye çalışır.
“Aşk iki beden arasında değil, iki gönül arasında olur”
Bana sorarsanız aşk metafizik bir şeydir, maveradan seslenir. Maddeye saklanmış manadır. Görünenin ardındakini sezdiren, yaşatan bir titreşimdir; yerine göre bir sarsıntı, deprem. Aşığı yerle bir eder, enkazından, küllerinden yeni bir hayat başlatır.
Ama Cemal Süreya’ya sorarsak durum değişir. Yaşadığı onca sert hatıradan sonra hayatı ve aşkı daha somut olarak anlamlandırmaya koyulur Süreya.
Aşkı şehvete bitişik, dolu dizgin yaşanan, beş duyuya yönelik bir anlayışla sergiler. Sözgelimi Göz değil, gözistandır, üç duruşundan birini yalnız ona kullanan Kolay Meryem’dir, Usullacık Meryem’dir, ne günah işlediyse yarı yarıya bölüştüğü, hürlüğün, barışın, sevginin aşkına denize, sabaha kadar yanacak bir cigarayı attığı bir suç ortağıdır sevgili.
Şiir Bir İhtiyaçtan Doğar
Cumhuriyet sonrası resmi ideolojiyle paralel hareket eden kültür hayatımız geçmişten kalan her şeye sırt çevirmiş, yeni bir dünya anlayışına, batılılaşmaya yelken açmıştı.
Kırklı yıllarda ‘Garipçilerin’ Avrupa’dan, özellikle Fransız edebiyatından ciğerlerine doldurdukları nefesle üfledikleri rüzgâr ortalığı kasıp kavuruyordu. Dönemin etkili eleştirmenlerinden Nurullah Ataç başta olmak üzere, basının birçok kalemi Garip hareketine güzellemeler yapıyordu. Böylece gündelik hayat, sıradan insanın gelgeç sevdaları, abartılı bir yaşama sevinci -bunda İkinci Dünya Savaşının etkisi vardır elbette- tene dönük basit hazlar, birçok toplumsal değeri basite indirgemek, hafife almak gibi kavramlarla örülmüş bir dünya ve yaşam algısı, başat hale geldi. Akabinde ve detayında şiir ve hayat sıradanlaştı, ucuzladı, itibarını yitirmeye başladı. Zaten Orhan Veli’nin vefatından sonra diğer Garipçiler de bu anlayışı devam ettiremediler.
Bu gelişmelerden sonra diğer adı “Yeni” olarak bilinen “Garip” akımına karşı bir tepki olarak Cemal Süreya’nın da başını çektiği “İkinci Yeni” akımı doğar. İkinci Yeni, İkinci Dünya Savaşı’nın ve tek parti diktasının ağır baskılarında yol alabilmek için kapalı bir anlatım ve imgesel bir söyleyişi tercih eder. Bu aşamalardan sonra Cemal Süreya’nın şiiri de olgunlaşır ve yeni bir mecraya doğru akar.
Şiirlerindeki erotizm yüzünden eleştirilmiştir, söyledikleri ‘açık’ bulunmuştur. Oysaki Cemal Süreya hayatının büyük bölümünde açık açık söyleyememiştir düşündüklerini. Sürgünlüğünü, göçebeliğini gizlemeye çalışmıştır. Memuriyeti boyunca bir günah gibi gizlediği, açığa vuramadığı etnik kökenini, mezhepsel aidiyetini ancak emekli olduktan sonra dillendirebilmiştir.
“Keşke Yalnız Bunun İçin Sevseydim Seni”
Cemal Süreya gibi popüler bir ismi inceleyen bir yazıda onun birçok yönü dile getirilebilirdi. Söz gelimi, aşkları, evlilikleri, Tomris Uyar’ın İkinci Yeni üzerindeki etkisi, şairin nüktedanlığı, hazırcevaplığı, dürüstlüğü, bürokrat yönü… Liste uzar gider.
Ben mazlum ve mahzun yönünü anmayı seçtim; göçebelikle dağlanmış yanık sesinin bendeki yankısını. İstedim ki insanların farklı görüşleri olabilmesini anlayışla karşılama kültürümüze bir katkı da benden olsun, istedim ki günahsız yere kimse yurdundan sürülmesin, istedim ki şiirin nabzı barışa, kardeşliğe, umuda vursun, şu güzelim, şu bereketli coğrafyamızda.
Son satırları onun kırgın sesine bırakıyorum:
“Bir yük vagonunda açtım gözlerimi,
Bizi kamyona doldurdular,
Tüfekli iki erin nezaretinde,
Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular,
Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar,
Tarih öncesi köpekler havlıyordu
Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler
Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki.
Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.”