Tecritten Mektuplar
-I-
POTKAL
Bana bir mektup yaz içinde sesin olsun.
Gün ışığı uğramıyor buraya, aydınlığı yaz.
Bir dağ başında sadece mecburların uğradığı bir çeşmenin suyu gibi aksın içime gözyaşım.
Bana bir mektup yaz sözleri senin olsun.
Akşam, sayım tamam, her şey yerli yerinde… Sen yoksun!
…
Yazlar ve yazılar boyu yalnızdık. Hazansız demlerdeydik; ama hüzün yuva yapmıştı içimize, yiv yiv susuyorduk.
Bakışın köpük köpük mavi, susuşun kopuk kopuk papatya, bir Filistin akşamı gibi dokunaklıydı ellerin. Ama yine de umudu dokuyordun ufkumuza. Dünyayı ağartacak bir sebep arıyor, bulamıyorduk. Ve dünyanın bütün mülteci kırlangıçları gelip sığınıyordu işte uykumuza.
O günlerden söz aç, bir kâğıt daha buruştur, bana temiz bir hatıra yaz.
…
Bana bir mektup yaz, geçmişten söz et, geçmişimizden. Anlat, hatırlat unutmadığını… Kısacık tarihimizden bahset, geleceğin düşleriyle avunayım.
Bütün kapıları çarpıp çıkmak istiyordum, bütün kapılar üzerime kapandı.
Bana bir mektup yaz, pencerem olsun!
-II-
İÇBÜKEY
Akşam… Hücreme ay düşüyor.
Kaç bahardır hücremden seyrettim yağmuru. Yağmur diye bir şey var idiyse, o mutlaka benden bir parça olmalı diye düşündüm. Kopan parçalarımla uğunan, arınan, arıtan… Aşk diye bir şey olduysa bir zamanlar, benden buharlaşıp yağmura ulaşan, yağmuru tamamlayan, yağmuru rahmete çeviren bir simyaydı.
Akşam… Ay penceremin demirlerini alıp, hücremin betonuna resmediyor. Yakınlar uzaklaşıyor, uzaklar yakına geliyor. Hafızam bulanıklaşıyor, kendime yeni bir milat arıyorum.
Tecritteyim. Her yer üç adım volta. Kendi içimde tura çıkıyorum. İnsanın kendine gelmesi dünyanın en engebeli yolculuğudur, kendine varmak yorar adamı. Kendini bulmak, kendini bıraktığını varsaydığın yerde bulmak, muhal… İçinin kuyularında kaybolmadan, sırf kendine tutunarak.
Oysa kendinden kaçmak yok mu ya! Nasıl da rahatlatır insanı. Uzun yeşil çayırlara çıkarsın tüyden ayaklarla… Say ki çocuksundur, akşam ezanı okunmuştur, annen eve çağırır. Ve o anda evin, içinde olmak isteyeceğin en son yerdir. Çünkü çocukluğunun en tadına doyulmaz oyunları akşam ezanına denk düşer. Tepende sini gibi bir ay belirir, annenin sesi senin küçüklüğündeki gibi sevimli değildir.
Hücrene düşen ay, çocukluğundaki aya hiç benzemez.
…
Tecritteyim. Günlerdir havalandırmaya çıkmadım.
Hücremin duvarları, kimi kimden korumak için acaba, insanları mı benden, beni mi insanlardan?
Göğsümün üstünde bir şey zonkluyor. Elimi göğüs cebime sokuyorum. Aslında elimi göğsüme daldırıyorum. Bir yaranın kabuğunu kaldırıyorum. Yeşil gözlü, uzun saçlı bir vesikalık! Kabuk kalkınca parmak uçlarımdan ılık bir kan sızıyor sanki.
Uzun gözlü, yeşil saçlı bir vesikalıya dönüşüyor üç adım hücre.
Dilimden mısralar düşüyor yere, çarpıyor, tuzla buz oluyor:
“Bu namustur, künyemize kazılmış,
Bu da sabır, ağulardan süzülmüş,
Sarıl bunlara, sarıl da büyü…”
…
En güzel acılar benim acılarımdır diyorum sonra. Aşkım, buğusu üstünde tüten sıcak, sımsıcak bir ekmek gibi, en güzel yara! Ekliyorum, benim tarihim insanlığın tarihidir ve hücreden güzel bir tarih çıkmaz, olsa olsa bir hasreti güzelleştiren, değerli kılan mektuplar çıkar. O mektuplar ki, muhatabına ulaşmaz, başkalarınca okunur.
Tecritteyim. Ruhuma bir hücre de ben ekliyorum.
Akşam… Hücremde ay üşüyor.