Yamalı Çanta
Bir çocuğun sırtındaki çanta, bir ömrün hikâyesiydi.
Aydın, her sabah gün daha ağarmadan uyanırdı. Köyün üzerine çöken sessizliğin içinde horozların ilk sesi duyulduğunda, büyükannesi Ayşe Teyze çoktan sobanın başında olurdu. Küçük evin içini odun ateşinin sıcaklığı doldururken bir yandan çocukların kahvaltısını hazırlardı.
— Aydın, Ali… Hadi yavrularım, kalkın. Servis birazdan gelir.
Aydın gözlerini ovuşturarak yatağından kalktı. Kardeşi Ali hâlâ uykudaydı.
— Ali, kalk. Geç kalacağız.
Ali battaniyenin altından başını çıkarıp ağabeyine baktı.
— Bugün ne var okulda?
— Matematik sınavı.
Ali birden doğruldu.
— Sen biliyorsun değil mi?
Aydın gülümsedi.
— Biliyorum.
İki kardeşin okula gitmek için hazırlanması, büyükannelerinin her sabah aynı telaşıydı. Ayşe Teyze, çocukların üzerine titrerdi. Büyükbaba ise sessiz bir adamdı. Yaşlı elleriyle sobaya odun atar, çocukların ayakkabılarına bakar, eksik bir şey var mı diye kontrol ederdi.
Onların elinden gelen buydu. Çünkü iki kardeşin hayatı, yıllar önce hiç beklenmedik bir şekilde değişmişti.
Aydın henüz küçük bir çocuktu. Bir gün annesiyle babası çalışmaya gitmek üzere evden çıkmışlardı. Köyden şehre yolcu taşıyan minibüse binmişlerdi. O gün eve bir daha dönemeyeceklerini kimse bilmiyordu. Yolda meydana gelen korkunç bir kazada ikisi de hayatını kaybetmişti.
O gün Aydın’ın çocukluğu bir anda büyümüştü. Ali henüz annesinin yokluğunu tam olarak anlayamayacak kadar küçüktü. Aydın ise anlamıştı. Annesinin bir daha saçlarını okşamayacağını… Babası eve geldiğinde onu kapıda karşılayamayacağını… Ve artık sofrada dört kişi değil, iki kardeş ve iki yaşlı insan olacaklarını anlamıştı.
O günden sonra Ayşe Teyze ile eşi, iki torunlarının hem annesi hem babası olmuşlardı. Fakat onların da yaşları ilerlemişti. Köyde kendilerine yetecek kadar bir gelirleri vardı. Bahçeden çıkan sebze, birkaç tavuk, biraz süt, kış için hazırlanan yiyecekler…
Ama iki çocuğun okul ihtiyaçları, kıyafetleri, kitapları, ulaşımı… Bunların hepsi büyük bir yük oluyordu.
Köyde maddi durumu biraz daha iyi olan bazı insanlar zaman zaman yardım ediyordu. Kimi bir çuval un getiriyor, kimi çocuklara ayakkabı alıyor, kimi de okul masraflarına biraz katkıda bulunuyordu. Ama yapılan yardımlar hiçbir zaman yeterli olmuyordu.
Çocukların en büyük zenginliği ise zekâları ve derslerine olan sevgileriydi. Aydın da Ali de okulda çok başarılıydı. Büyükanneleri bunu biliyordu.
Her sabah onları okula gönderirken aynı sözleri söylerdi:
— Yavrularım, siz okuyacaksınız. Ne olursa olsun okuyacaksınız. Sizin başka kurtuluşunuz yok. Bizim elimizden bu kadar geliyor. Ama siz okuyun. Kendinize güzel bir hayat kurun. Bu sözler çocukların yüreğine kazınmıştı.
Aydın’ın sırtındaki çanta ise onların hayatının sessiz tanığıydı. Çanta eskimişti. Bir kenarı yırtılmış, fermuarı bozulmuş, kumaşı yer yer incelmişti. Ama tertemizdi. Ayşe Teyze her hafta onu yıkar, kurutur, sonra elinden geldiğince onarırdı. Sonunda çanta öyle çok dikilmişti ki, üzerindeki dikişler adeta ayrı bir hikâye anlatıyordu.
Bir gün Ayşe Teyze çantayı eline aldı. Uzun uzun baktı. Sonra iğnesini ipliğini çıkardı.
— Biraz daha dayan oğlum, dedi kendi kendine. Biraz daha dayan…
Sanki çantayla konuşuyordu. Çünkü o çanta yalnızca kitapları ve defterleri taşımıyordu. Aydın’ın umutlarını da taşıyordu.
O sabah Aydın, köyden şehre giden servis aracına bindi. Aracın içinde öğrenciler vardı. Kimi arkadaşlarıyla gülüşüyor, kimi telefonuna bakıyor, kimi yeni aldığı çantasını koltuğunun yanına bırakıyordu.
Aydın ise sessizce oturuyordu. Sırtındaki eski çantanın askısını eliyle düzeltti. Başını cama yasladı. Dışarıdaki yollara baktı. Boynu biraz büküktü. Ama gözlerinde başka çocuklarda olmayan bir kararlılık vardı.
“Ben okuyacağım.”
Büyükannesinin sesi kulaklarında çınlıyordu:
— Başka kurtuluşunuz yok yavrum…
Aydın gözlerini kapattı.
Belki o gün otobüsteki hiç kimse onun sırtındaki çantaya bakıp bütün bu hikâyeyi bilmiyordu.
Yıllar önce aynı köyden bir başka çocuk da benzer bir yoldan geçmişti. Adı Aysel’di. Aysel’in de çocukluğu kolay geçmemişti. O da yokluk görmüş, elbisesini kardeşleriyle paylaşmış, okul kitaplarını özenle kullanmış, bazen ayakkabısının tabanı açıldığı hâlde okula gitmişti.
Ama okumayı çok seviyordu. Öğretmeni onun zekâsını fark etmişti. Ailesinin bütün zorluklarına rağmen Aysel okudu. Köyden şehre gitti. Yatılı okulda kaldı. Çalıştı. Bazen aç kaldı, bazen parasız kaldı ama vazgeçmedi.
Sonunda öğretmen oldu. Yıllar sonra emekli olduğunda doğduğu köye dönmek, çocukluğunun geçtiği sokakları görmek istedi.
Köye geldiği gün ilk uğradığı kişilerden biri Ayşe Teyze oldu. Kapıyı çaldı.
— Ayşe Teyze!
Ayşe Teyze kapıyı açtığında karşısında yıllardır görmediği Aysel’i buldu.
— Aysel! Kızım, sen misin?
Sarılıp hasret giderdiler. Bir süre geçmişten konuştular. Sonra Aysel’in gözü, odanın bir köşesinde duran okul çantasına takıldı.
— Bu kimin çantası?
Ayşe Teyze’nin yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.
— Aydın’ın…
Aysel çantayı eline aldı. Dikişleri gördü. Yırtıklarını gördü. Özenle temizlenmiş kumaşına baktı. Hiçbir şey söylemedi.
Ayşe Teyze başını öne eğdi. Sonra içini çekerek konuşmaya başladı:
— Çocuklarımın ikisi de çok akıllı. Dersleri çok iyi. Ama elimizden ne gelir kızım? Anaları babaları yok. Dedeleriyle ben bakıyoruz. Bizim de yaşımız geçti. Köylüler sağ olsun, ellerinden geldiğince yardım ediyorlar ama yetmiyor.
Aysel sessizce dinledi.
Ayşe Teyze devam etti:
— Ben çocuklara hep aynı şeyi söylüyorum. “Okuyun yavrularım. Ne olur okuyun. Sizin başka kurtuluşunuz yok.” Ama bazen gece yatınca düşünüyorum… Bu çocuklar nasıl okuyacak?
Aysel’in gözleri doldu. Çünkü o sözleri kendisi de yıllar önce duymuştu.
“Oku kızım.”
“Okursan hayatın değişir.”
O gün Ayşe Teyze’nin evinden ayrılırken Aysel’in aklında tek bir şey vardı:
“Ben bu çocuklara yardım etmeliyim.”
Şehre döndüğünde Aysel’in aklı sürekli Aydın ve Ali’deydi. Sabah kahvaltısında onları düşünüyordu. Gece yatağa girdiğinde onları düşünüyordu. Sırtındaki yamalı çantayı gözünün önünden silemiyordu.
Bir gün kendi kendine:
— Ben öğretmen oldum. Yıllarca çocuklara umut verdim. Şimdi bu iki çocuğun karşısında nasıl sessiz kalabilirim? dedi.
Araştırmaya başladı. Şehirde çocuklara eğitim konusunda destek veren bir iş insanları derneğinin olduğunu öğrendi. Derneğin kapısını çaldı. İlk gidişinde kimseyi tanımıyordu. Çocukların hikâyesini anlattı.
Aydın’ı anlattı. Ali’yi anlattı. Ayşe Teyze’nin sözlerini anlattı. Ve o yamalı çantadan söz etti.
— Ben sizden sadaka istemiyorum, dedi. Bu çocuklara eğitim hakkı istiyorum. Onların zekâsı var, çalışkanlıkları var. Yalnızca imkânları yok.
İş insanları sessizce dinledi. Aysel ikinci kez gitti. Üçüncü kez gitti. Her gidişinde çocuklarla ilgili yeni bir bilgi götürdü. Notlarını, okul başarılarını, öğretmenlerinin düşüncelerini anlattı.
Sonunda dernekten güzel bir haber geldi. Aydın ve Ali’nin bütün eğitim ihtiyaçları karşılanacaktı. Kitapları, kıyafetleri, okul ihtiyaçları… Üstelik şehirde okuyabilmeleri için bir ev de ayarlanacaktı.
Aysel’in gözleri doldu. Telefonu kapattığında yalnızca şu cümleyi söyleyebildi:
— Şimdi sıra çocuklarda…
Birkaç hafta sonra Aysel öğretmen köye yeniden geldi. Ayşe Teyze onu görünce şaşırdı.
— Hayırdır kızım?
Aysel gülümsedi.
— Ayşe Teyze, çocukları alıp şehre geliyoruz.
— Ne?
— Çocukların okuyacağı bir ev hazırlandı. Okul ihtiyaçları karşılanacak. Siz ve dedeniz de çocukların yanında olacaksınız.
Ayşe Teyze bir süre konuşamadı. Sonra ellerini yüzüne kapattı. Ağlamaya başladı.
— Allah senden razı olsun kızım…
Aysel ona sarıldı.
— Ayşe Teyze, bana değil. Çocukların geleceğine teşekkür et.
O sırada Aydın kapının önünde duruyordu. Her şeyi duymuştu. Elini sırtındaki çantanın askısına götürdü.
Aysel öğretmen çantaya baktı. Sonra Aydın’a:
— Bu çantayı da götürüyor muyuz? diye sordu.
Aydın başını salladı.
— Evet öğretmenim.
Aysel gülümsedi.
— Neden?
Aydın çantasına baktı.
— Çünkü bununla çok yol geldim.
Aysel’in gözleri doldu.
— O zaman onu sakla Aydın. Bir gün çok iyi yerlere geldiğinde bu çantaya bakarsın. Nereden geldiğini unutmazsın.
Aydın başını kaldırdı. İlk kez yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Şehirde yeni hayatları başladı. Aydın okuluna devam etti. Ali de onun peşinden yürüdü. İki kardeş çalıştılar.
Büyükanneleri her akşam:
— Derslerinizi yaptınız mı yavrularım? diye sormayı hiç bırakmadı.
Dedeleri ise sessizce kapının önünde oturup torunlarını izledi. Aysel öğretmen de onları yalnız bırakmadı.
Aradan yıllar geçti. Aydın üniversiteyi kazandı. Ali de başarılı bir öğrenci oldu.
Bir gün Aydın, çocukluğundan kalma eski çantasını dolabın en üst rafından çıkardı. Çantanın dikişlerine dokundu. Gözleri doldu.
Yanında Ali vardı.
— Hatırlıyor musun? dedi.
Ali gülümsedi.
— Nasıl unutabilirim?
İki kardeş çantaya baktılar. O eski, yamalı, defalarca dikilmiş çantaya… O çanta artık bir yoksulluk simgesi değildi. Bir mücadelenin, sabrın ve umudun simgesiydi.
Aydın çantayı yeniden özenle katladı. Dolabın en üst rafına koydu. Çünkü insan bazen geçmişini unutmaz. Geçmişiyle gurur duyar.
Ve belki de hayatın en büyük öğretisi şudur: Bir çocuğun sırtındaki eski bir çantaya bakıp yalnızca yırtıklarını görmeyin. Belki o çantanın içinde bir doktorun, bir öğretmenin, bir mühendisin, bir sanatçının hayalleri vardır. Belki o çantanın içinde bir ailenin yarım kalmış umudu vardır.
Belki de o çantanın içinde… Bir ülkenin geleceği taşınıyordur.
Aydın’ın çantası yırtıktı. Ama hayalleri hiç yırtılmamıştı. Ve onu taşıyan iki küçük omuz, bir gün çok daha büyük umutları taşıyacaktı.