Yaşamak… Ama Nasıl?

“En uzun yolculuktur insanın içi…”
Cahit Zarifoğlu

Hastanede iki ağır hasta… Aynı odada… Yatağa mahkûm halde yaşamaktalar.

Zaman doldurmakta, iki şifadan birini beklemekteler.

Birinin yatağı pencere kenarında, diğeri kapıya yakın.

Pencere kenarında yatmakta olan hasta, ikisinin de uyanık oldukları zaman dilimlerinde kapı tarafındaki kader arkadaşına pencereden gördüklerini anlatıyor:

“Bahar gelmiş dostum, papatyalar şımarmış, nasıl güzeller bir görsen. Her yan yemyeşil. Hayat canlanmaya başlamış, kuşlar cıvıldıyor. Çocuklar dostum, şen şakrak, okuldan evlerine dağılıyorlar, ne güzeller…”

Pencere kenarındaki hasta hem odadaki arkadaşının yaşama sevincini diri tutmaya çalışmakta, hem de konuşulması olumlu olan şeyler üzerinden dünyayı tanımlayarak yaşamaya sebep üretmektedir.

Kapı tarafındaki hasta, pencere yanındaki arkadaşının durumuna imrenmekte, kendisi de onun gördüğü güzellikleri tatmak, yaşamak istemektedir.

Bir gece yarısı, el ayak çekilmiş, hastaneye sessizlik hâkim…

Pencere kenarındaki hastanın krizi tutar, ilacına uzanır. Vücudu sarsılmakta, elleri titremektedir, ilacını yere düşürür. Yataktan kalkıp ilacını alacak güce sahip değildir. Kapı tarafındaki oda arkadaşına seslenir:

“Dostum, çok kötü durumdayım, ses ver, uyumadığını biliyorum. Aynı ilaçtan sende de var, bana bir tane atsana, dostum…”

Kapı yanındaki hasta hiç tepki vermez, ses çıkarmaz.

Pencere yanındaki hasta sarsılıp kasılmakta, ölüme direnmektedir. Ama her zaman olduğu gibi sonunda Azrail galip gelir. Ecelle savaşı kaybeden hastamız sonunda soluksuz, kaskatı kesilir.

Sabah olur, hasta bakıcılar rutin kontroller için odaya girdikleri zaman durumu fark ederler. Ölen hastanın tavana asılı gözlerini elleriyle kapatır, cesedi morga götürürler.

Çarşaf, yastık değişiminden sonra kapı tarafındaki hasta, görevlilerden kendisini pencere kenarındaki yatağa taşımalarını ister. Görevliler hastayı kucaklayıp önceki hastanın yatağına yerleştirir, odadan çıkarlar.

Hastamız sevinçle yerine yerleşir, uzun zamandır beklediği an gelmiştir. Artık pencereden dışarıyı, masmavi gökyüzünü, pırıl pırıl güneşi, cıvıl cıvıl çocukları, kımıl kımıl hayatı seyredebilecektir.

Heyecan ve umutla perdeyi aralar… Bakar, ama hiçbir şey göremez.

Çünkü pencerenin önünde yıllar önce örülmüş, kapkara bir duvar vardır ve başka hiçbir şey görünmemektedir…

Şimdi siz söyleyin bakalım, asıl ölen hangisi?

Kıssadan hisseyi almışsınızdır, daha fazla açmaya gerek yok. Ben, buradan hareketle başka şeyler söyleyeceğim.

Yukarıdaki hikâyeyi çocukluk yıllarımda Gürbüz Azak’tan okumuştum.

Hayatın anlamını ararken ruhumun üst yapısını inşa eden çizgilerden biriydi bu. Okuduğum her satır yaşamaya dair bir tavırdı; dinlediğim her melodi kalbimi akort ederken düzenle aramı bozuyordu ve bu kendi seçimimdi.

Çoğunluğun kapı tarafındaki hastayı model almayı tercih ettiği dünyada, ben kör pencerede nakışlar görmeyi seçtim.

Görmek için illa göz şart değil efendim.

Ben kitaplardan su içtim, yıldızlarla beslendim.

Babam haftalardır solunum makinesine bağlı, yoğun bakımdaydı, “Durumu nasıl?” diye sordular; “Herkes gibi”, dedim.  “Ağır ağır, nefes nefes ölüyor!”

Yirmi birinci yüzyılda bir gün, “hayatın olağan karmaşası” içinde, her şeye rağmen bu satırları okumakta ısrar ediyorsanız, yani hâlâ herkesten farklı olarak, okumak ve düşünmek üzerine bir hayat bina ediyorsanız, bu da sizin seçiminiz…

Yudum yudum, nefes nefes yaşıyorsunuz demektir.

Öyleyse aramıza hoş geldiniz.

Öyleyse, aşk olsun!

1 yorum
  1. Hilmi diyor

    Varol kardeşim.. Çok güzel yazmışsın… Diğer yazılarını da yakında okuyup bitireceğim.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.