Toprak Ana
Sevgili dostlar, yüz yıllar boyunca oluşan en verimli topraklarımız, yağmalanarak, kirletilerek, üzerindeki ormanları kesilerek ve yakılarak, suları aşırı tüketilerek yok edildi. Yağmurla gelen sellerle, çığlık çığlığa akarak, denizde eridi ve kayıp oldu.
Akdeniz ve Ege’de bu yıl mevsimler bir kez daha yerini şaşırdı. Önce kar yağdı; ardından günlerce süren şiddetli yağmurlar geldi. Dağların, ovaların üzerinde biriken karlar, ani sıcaklık artışıyla hızla eridi. Yağmurla birleşen bu erime, doğanın kaldırabileceği sınırları aştı. Sonuç: sel. Bu seller yalnızca yolları, köprüleri ya da evleri sürüklemedi.
Asıl kayıp, gözden uzakta ama çok daha derinde yaşandı. Yüzyıllar boyunca oluşmuş, emekle işlenmiş, bereketiyle bu ülkeyi doyurmuş en verimli topraklar, çamurlu sel sularına karışarak denizlere taşındı. Eski dere yatakları, yıllardır “artık akmaz” denilerek yapılaşmaya açılmıştı. Doğa ise hafızasını kaybetmez. Yağmur düştüğünde, su yine bildiği yolu buldu. Betonun altından, asfaltın kenarından, tarlaların içinden akarak önüne kattığı her şeyi sürükledi. Odun, çalı, çöp, plastik… Ve toprağın ta kendisi.
Toprak dediğimiz şey basit bir çamur değildir. Bir avuç verimli toprağın oluşması yüzlerce, hatta binlerce yıl alır. İçinde mikroorganizmalar, mineraller, geçmişin izleri vardır. Bir gecede sel sularına kapılıp denize ulaşması ise sadece saatler sürer. İşte bu yüzden yaşadığımız felaket, geçici bir doğa olayı değil; geleceğimizi etkileyen kalıcı bir kayıptır.
Akdeniz ve Ege, Türkiye’nin tarımsal belleğidir. Zeytinlikler, narenciye bahçeleri, sebze tarlaları bu topraklara yaslanır. Her selde biraz daha incelen, biraz daha fakirleşen toprak, yarının ürününü, yarının ekmeğini de beraberinde götürür. Denize taşınan her avuç toprak, soframızdan eksilen bir lokmadır.
Peki, neden bu kadar savunmasızız? Plansız kentleşme, dere yataklarının yok sayılması, ormanların tahribi ve toprağı tutan doğal örtünün zayıflatılması… Yağmurun suçu yok. Yağan yağmur değil, yanlış kararlar sel oluyor. Ormanlar suyu tutar, toprağı korur. Ama kesilen her ağaçla birlikte, selin önü biraz daha açılır. Tarım alanlarında yanlış sürüm teknikleri, eğime paralel ekimler, toprağı yağmura karşı savunmasız bırakır. Kırsal bölge ile kent arasındaki denge bozuldukça, yağmur bereket olmaktan çıkıp felakete dönüşür.
İklim krizi ise bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Ani ve şiddetli yağışlar artık “istisna” değil, yeni normal. Buna rağmen hâlâ eski alışkanlıklarla, eski planlarla yol almaya çalışıyoruz. Oysa doğa, artık daha dikkatli, daha bilimsel ve daha vicdanlı davranmamızı istiyor.
Bu topraklar bize miras değil, emanettir. Denize sürüklenen her çamurlu sel suyunda, gelecek kuşakların hakkı akıyor. Bugün önlem almazsak, yarın ne yazık ki suçlayacak bir yağmur bulamayacağız. Toprak sessizdir; ama kaybolurken çok şey anlatır.
Yeter ki biz duymak isteyelim.