Cevizli Yaz Sokağı

Güneşin, bulutların arasından temkinli temkinli süzüldüğü bir öğle sonrasıydı. Cevizli Yaz Sokağı, yılların yorgunluğunu taşıyan taş kaldırımları ve dut lekesi gibi geçmişin izleriyle sessizdi. Cevizli Yaz Sokağı’ndaki bahçe yolunun kenarına sıra sıra dikilen, şimdilerde büyük büyük olmuş ceviz ağaçlarının tam karşısındaki bir köşede, kırık dökük bir bankta oturuyordu Cemile. Yüzüne düşen saçlarını eliyle kenara itip göğe baktı. Rüzgâr, ceviz ağaçlarının yapraklarını usulca titretiyor, ince dallar sanki bir sır fısıldıyordu.
Bu sokağa ilk taşınıp geldiklerinde lise son sınıf öğrencisiydi ve bir yandan üniversite hayali kuruyor, bir yandan da kalbinde kocaman bir umut taşıyordu. Sevdaya dair, aşka, hayata, belki de kendine dair…
Yine bir akşam okuldan dönerken Samet’le tanıştığı günü hatırladı ve yine içini bir heyecan kapladı. O zaman Samet’in elinde bir kitap, bir de beyaz tomurcuk gül görünce Cemile, onun orada kendisini gizlice sevip beklediğini hiç düşünmemişti.
Samet ayağa kalkıp, “Merhaba Cemile,” dediğinde Cemile’nin yanakları al al kızarmıştı. Utangaçlığından başını öne eğince, gür sarı saçlarının kâkülleri yüzüne döküldü. Elindeki kalem düşünce eğilip almak istedi, ancak çantasındaki kitapları da yere saçıldı. Samet centilmence eğilip hepsini topladı. Ayağa kalkınca Cemile’nin saçlarını nazikçe geriye doğru toparlayıp yüzünü açtı ve kitaplarını ona uzattı.
“Siz kitap taşıyorsunuz, ben kalbimi. Hangisi daha ağır, karar veremedim,” demişti.
Elindeki aşk romanını ve gülü ona uzatarak, “Buyur Cemile, tekrar görüşmek dileğiyle,” dedi.
O günden sonra bu sokak, birkaç yıl boyunca daha bir yaz olmuştu. Cevizler daha serin, gökyüzü daha derin görünüyordu Samet’le ve aşkla.
Ama hayat, seçilmeyen yollarla örülüyordu.
Cemile, babasının vefatı nedeniyle üniversiteye gidemedi. Samet ise üniversite okumak için başka bir şehre gitmişti. Geride bir deftere yazılmış yarım şiirler ve bir de Cemile’yi bırakmıştı. Ne mektup vardı, ne haber… Sadece yıldızlara anlattığı, göl kenarındaki martılara fısıldadığı bir sevda kalmıştı Cemile’nin elinde.
Kışlar zor geçmişti. İki odalı evin duvarları nemden ağlarken o, yoksulluğu alnının akıyla taşıdı. Namusunu korudu, yüreğini koruyamadı. Kimi zaman bir türkü eşlik etti gecelerine, kimi zaman da akşamüstü birbirine kavuşan pencerelerden gelen koyun ve kuzu sesleri…
Cevizli Yaz Sokağı’nda ne zaman kuşlar dallarında cıvıldasa, içi titrerdi. Cemile bazen, “Kuşlar da mı sever?” diye düşünürdü.
Yıllar geçti. Cemile, kimseye anlatamadığı bir aşkın gölgesinde büyüdü, yaş aldı. Rüzgârla konuşmayı, yıldızlarla sır tutmayı öğrendi. Her gün aynı bankta oturup geleni geçeni izledi. Kimse onun gözlerindeki yarım hikâyeyi fark etmedi.
Fakat o biliyordu, aşkın gizemi acıdaydı. Terk edilişte değil, unutulmayıştaydı.
Bir gün bir genç delikanlı geldi yanına. Elinde bir defter, bir kalem vardı.
“Teyze,” dedi, “dün annem komşularıyla konuşurken duydum. Annemin okuduğu bir öykü kitabında yazıyormuş. Burada bir zamanlar büyük bir aşk yaşanmış, diyorlar. Sen de biliyor musun?”
Cemile gülümsedi. Sırtını ceviz ağacına yaslayıp gözlerini kapadı.
“Sokaklar aşkı bilir, hiç unutmaz evlat,” dedi. “Ve rüzgâr, bütün kaçış yollarını fısıldar kalbine. Bazısı göçer, bazısı kalır. Ama bir gün, bir yerlerde… Kuşlar yine mavi öter gökyüzünde.”
Ve o gün, Cevizli Yaz Sokağı’nın üzerindeki ceviz ağacı biraz daha büyüdü. Sanki Cemile’nin yüreğindeki sevdayı taşıyacak yeni dallar veriyordu.