Bizim Eller
Bazı şehirler vardır, insanın yalnızca doğduğu yer değildir. Bir ömür boyu içinde taşıdığı, kokusunu unutamadığı, rüzgârını her mevsim yüreğinde hissettiği bir yuvadır. İşte bizim eller de böyledir. Dağları çoğu zaman dumanlıdır ama insanlarının yüreği güneş kadar sıcaktır. Başını bulutlara yaslayan o dağlar, asırlardır nice sevdalara, nice ayrılıklara, nice umutlara tanıklık etmiştir.
Bizim ellerde yollar dümdüz değildir. Çakıllıdır, taşlıdır, yokuştur. Ama o yolların her taşında bir alın teri, her kıvrımında bir özlem gizlidir. Dostun gözlerine kavuşmanın umudu, gurbetten dönecek bir evladın bekleyişi, uzaklara gelin giden kızların sessiz gözyaşları o yollara sinmiştir.

Sessizlik bile konuşur bizim ellerde. Kimi zaman sessizlik insanın içini kor gibi yakar, kimi zaman da buz gibi dondurur. Dağların eteklerinde dolaşan rüzgâr, yalnız kurtların ulumasını değil, kuşların kanat sesini, çobanların türkülerini ve toprağın derin nefesini de taşır. Duyulmayan nice çığlıklar, rüzgâra sır olup gökyüzüne karışır.
İlkbahar geldiğinde karlar ağır ağır çözülür. Dağların yanaklarından pembe pembe süzülen sular dere olur, çay olur, hayat olur. Güneş damlaların üzerine vurdukça her biri bir mücevher gibi parlar. İnsan bazen o güzelliğin karşısında aklını değil, yalnızca kalbini dinlemek ister. Çünkü tabiatın dili, insanın bildiği bütün dillerden daha güçlüdür.
Nisan yağmurları toprağı usulca öper. Ardından Mayıs gelir. Yaban gülleri açar, papatyalar gülümser, gelincikler kırmızı bir umut gibi tarlalara yayılır. Bahar yalnız çiçekleri değil, insanların içindeki umutları da yeniden yeşertir. Bitti sandığımız her şeyin ardından yeni bir başlangıcın mümkün olduğunu fısıldar.
Hayat da böyledir aslında. Su gibi akar gider. Kimi zaman ateş düşer yüreğimize. Kaybettiklerimiz olur, kazandıklarımız olur. Varlığında şükrettiklerimizi bazen yokluğunda daha iyi anlarız. Kırılırız, inciniriz, susarız. Ama yine de yaşam bizi yeniden ayağa kaldırmayı bilir. Her son, içinde yeni bir başlangıcın tohumunu taşır.

Bizim ellerde insanlar gösterişten uzak yaşar. Çok kalabalık olmadan da mutlu olabilirler. Bir tas çorbayı paylaşmanın, gölgede edilen bir sohbetin, çeşme başında içilen soğuk suyun kıymetini bilirler. Çünkü mutluluk, büyük şehirlerin parlak ışıklarında değil samimiyetin, emeğin ve paylaşmanın içinde saklıdır.
Yaz yaklaştıkça dağların dumanı çekilir. Güneş toprağı ısıtır, başaklar sararır, meyveler olgunlaşır. Harman yerlerinde bereket duaları yükselir. Çocukların kahkahaları rüzgâra karışır. Akşam olunca bir türkü yankılanır dağlardan. Belki kimsenin söyleyemediği, ama herkesin yüreğinde taşıdığı o eski türküler…
Sonbahar geldiğinde ise yapraklar sessizce toprağa düşer. İnsan da fark etmeden biraz daha olgunlaşır. Göğsüne tarifsiz bir hüzün çöker. Bazen evinin içinde sessizce dolaşır, bazen eski bir fotoğrafa dalar, bazen de yıllardır açmadığı bir kitabın son sayfasında kendi hayatını bulur.
Çünkü insan nereye giderse gitsin, çocukluğunu ardında bırakamaz. Toprağın kokusu, ilk yağmurun sesi, annesinin sesi, babasının nasırlı elleri, köy yolları ve başı dumanlı dağlar hep onunla birlikte yaşar.
Bizim eller yalnızca haritalarda gösterilen bir yer değildir. Bizim eller, özlemdir, sevdadır, emektir, umuttur. Dağların sessizliği, kuşların kanadı, baharın çiçekleri, sonbaharın hüznü ve insanın hiç eksilmeyen memleket hasretidir.
Belki de bu yüzden yıllar geçse de insanın içinde hep aynı cümle yankılanır:
“İnsan, nereye giderse gitsin, yüreğinin bir köşesinde daima bizim elleri taşır.”