Dünün Kokusu Bugünün Özlemi: Bir Cumartesi Ritüeli

Cumartesi öğleden sonraları, bizim aile için sadece haftanın sonu değil, çocukluğumun en masalsı yolculuğunun başlangıcıydı. Hazırlanır, soluğu Sultanahmet’te oturan babaannemle dedemin yanında alırdık. Üç katlı, cumbalı, zamana direnen ahşap bir evde otururlardı. Biz kapıdan girer girmez evde tatlı bir curcuna başlardı. Amcam, bitmek bilmeyen enerjimizi dizginlemek ve bizi oyalamak için hemen saklambaç oynatırdı. Evin arka tarafındaki bahçeden başlar, üçüncü kata kadar gıcırdayan o ahşap merdivenleri koşarak tırmanırdık. Dolap içleri, koltuk arkaları… Nereye bulursak saklanırdık, sesimiz evi çınlatırdı.

Biz yukarıda dünyayı unutmuşken, aşağıda, bahçe girişindeki mutfakta hummalı bir çalışma yürütülürdü. Annemlerin hazırladığı akşam yemeğinin kokuları buram buram etrafa dağılırdı. Babaannem Tatar asıllı bir Bulgar göçmeniydi; buraya ait, içi kıymalı o özel ve nefis göçmen dızmanayı hazırlardı. Annem de klasik bir gelin olarak ona yardım ederdi. Tabii biz oyun telaşıyla arada ayak altında koşturunca babaannemin suratı asılır, hafifçe azarlardı bizi. Durum artık dayanılmaz bir gürültüye dönüştüğünde ise dedem devreye girerdi. Bizleri etrafına toplar, küçük kardeşimi dizine oturturdu. Hepimiz pür dikkat kesilirdik. Dedem o kendine has sesiyle, “Masal masal matidas / Okka bokka matitas / Çukura düşmüş çıkamaz / Padişah gelse kurtaramaz…” diye tekerlemeye başladığı an, koca evde çıt bile çıkmazdı.

Akşam yemeğinin ardından, o güzel günün yorgunluğuyla trenle eve dönerdik. Eski banliyö trenlerinin bambaşka bir büyüsü, bir ayrıcalığı vardı sanki. Rayların üzerinde tatlı tatlı sallanarak, eve kadar yarı uyur yarı uyanık gelirdik. Annem kapıdan girerken, gün boyu yaptığımız yaramazlıkların hesabını ertesi gün soracağını söyler, parmak sallardı. Hemen eller ayaklar yıkanır, dişler fırçalanır ve koşarak yatağa gidilirdi.
Ancak ertesi sabah kalktığımızda, annem her şeyi çoktan unutmuş olurdu. Sabah kahvaltısını hazırlamış, sobada ekmekleri çoktan kızartmıştı bile. Karşımızda mükellef bir pazar sabahı kahvaltısı dururdu. Kendi elleriyle yaptığı o reçellerin tadı hâlâ damağımdadır.

Babam masaya oturmuş, kızarmış ekmekleri yağlamakla meşgul olur; herkesin tabağına kahvaltılıkları servis eder, yumurtaları soymuş, hazır bir şekilde bizi beklerdi. Bu esnada radyoda çalan Yesâri Âsım Arsoy’a ait o klasik Uşşak eser, Safiye Ayla’nın sesiyle yankılanırdı: “Menekşe gözler hülyalı…” Babam büyük bir keyifle bu şarkıya eşlik ederdi. Herkes sofrada yerini aldıktan sonra, o günün planı programı neşeyle yapılırdı. Annemde ise dünkü kızgınlıktan eser kalmaz, yüzü gülerdi.

Bugün geriye dönüp baktığımda, eski günlere olan o özlemin içimizde hiç bitmediğini anlıyorum. İnsanların birbirine karşı olan nezaketi, saygısı ve hoşgörülü yaklaşımı o zamanlar ne kadar doğaldı. Yüzlerdeki o kocaman gülümsemeden, sokakta karşılaştığınızda verilen içten bir selamdan ve sorulan hal hatırdan belli değil miydi zaten her şey? Belki de o ahşap evlerle birlikte, hayatımızın o en zarif sayfalarını da geçmişte bıraktık.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.