Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Bedelini Kim Ödeyecek?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Arasındaki 10 Yıllık Savunma Anlaşması
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, ülkemizin geleceği, dış politikası ve bölgesel güvenliği açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken önemli bir gelişmedir. İlk bakışta üç ülkenin güvenliğini ve askerî iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bu anlaşma, beraberinde bazı önemli soruları ve riskleri de getirmektedir.
Anlaşmanın en dikkat çekici maddesi, taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye birden yapılmış kabul edilmesidir. Böyle bir durumda diğer ülkelerin saldırıya uğrayan tarafa yardım etmesi öngörülmektedir. Ancak verilecek desteğin niteliği ve kapsamı, ülkelerin ortak değerlendirmesiyle belirlenecektir. Anlaşma yalnızca askerî yardımla sınırlı değildir. İstihbarat paylaşımı, ortak askerî eğitimler, savunma sanayisi iş birliği, silah ve teknoloji üretimi, lojistik destek ve askerî koordinasyon gibi alanları da kapsamaktadır.
Anlaşmanın süresi de üzerinde durulması gereken bir konudur. Kamuoyuna yansıyan anlaşma metnine göre taraflar ilk 10 yıl boyunca anlaşmadan çekilemeyecek, bu sürenin ardından ise en az üç ay önceden yazılı bildirimde bulunarak ayrılabilecektir. Üstelik bu 10 yıllık süre imza tarihinden değil, anlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren başlayacaktır.
Peki, bütün bunlar Türkiye için ne anlama geliyor?
Elbette ülkeler arasında savunma iş birliği yapılması tek başına yanlış değildir. Türkiye’nin güvenliğini güçlendirecek, savunma sanayisini geliştirecek ve uluslararası ilişkilerini çeşitlendirecek iş birliklerinin faydaları olabilir. Ancak asıl mesele, bu iş birliğinin hangi şartlarda yürütüleceği ve ülkemizin hangi sorumlulukları üstleneceğidir.
En büyük risklerden biri, Türkiye’nin kendi doğrudan güvenliğini ilgilendirmeyen bölgesel çatışmaların içine çekilme ihtimalidir. Suudi Arabistan ile Yemen’deki Husiler arasında yaşanabilecek bir askerî gerilim, zamanla Türkiye’nin de diplomatik, ekonomik veya askerî sorumluluklarla karşı karşıya kalmasına neden olabilir. Bir başka ülkenin güvenliği için atılacak adımların Türkiye’nin millî çıkarlarıyla ne ölçüde örtüştüğü her zaman sorgulanmalıdır.
Böyle bir anlaşmanın ekonomik sonuçları da göz ardı edilmemelidir. Savunma harcamalarının artması, askerî sevkiyat ve lojistik yükümlülükler, ortak projelerin maliyeti ve olası bir bölgesel gerilimin ticaretimize etkileri ülkemiz açısından önemlidir. Türkiye’nin kendi vatandaşlarının refahı, ekonomik istikrarı ve güvenliği her türlü uluslararası taahhüdün merkezinde olmalıdır.
Bir diğer önemli konu da karar alma mekanizmasıdır. Türkiye, herhangi bir askerî gelişmede kendi meclisinin, hukuk sisteminin ve millî çıkarlarının belirleyici olduğu bir politika izlemelidir. Bir anlaşmaya imza atmak, gelecekte ortaya çıkabilecek her gelişmenin sonuçlarını önceden kabul etmek anlamına gelmemelidir. Bu nedenle anlaşmanın bütün hükümleri, uygulama esasları ve Türkiye’ye getireceği yükümlülükler kamuoyuna açık biçimde anlatılmalıdır.
Özellikle Yemen meselesi üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Yemen yıllardır savaşın, yoksulluğun, açlığın ve siyasi parçalanmışlığın ağır bedelini ödeyen bir ülkedir. Orada yaşananlar yalnızca devletler arasındaki bir güç mücadelesi değildir; parçalanan aileler, kaybolan çocukluklar, yıkılan evler ve toprağa verilen insanlardır. Bölge ülkelerinin güvenliğini sağlama iddiasıyla atılan her adımın, Yemen’de yeni bir çatışmaya veya daha fazla sivil kaybına yol açıp açmayacağı da düşünülmelidir.
Bizim beklentimiz, Türkiye’nin güçlü bir devlet olarak kalması, kendi kararlarını kendi millî çıkarları doğrultusunda alması ve hiçbir ülkenin çatışmasında düşünmeden taraf hâline gelmemesidir. Dostluk ve dayanışma önemlidir; ancak bu dayanışma, ülkemizin geleceğini ve insanlarımızın hayatını riske atacak sonuçlar doğurmamalıdır. Savunma anlaşmalarının gerçek başarısı, kaç ülkenin askerî gücünü birleştirdiğiyle değil, kaç insanın hayatını koruyabildiğiyle ölçülmelidir.
Benim için Yemen meselesi ise yalnızca bir dış politika tartışması değildir. Orada kaybettiğim yakınlarım, yaşadığım acılar ve geride kalan hatıralar, bu konuyu benim için çok daha derin ve kişisel bir mesele hâline getiriyor. Çünkü savaşın ne anlama geldiğini, bir insanın yokluğunun bir ailede nasıl bir boşluk bıraktığını ve geride kalanların hangi acılarla yaşadığını biliyorum. Bundan sonra söyleyeceklerim, siyasi değerlendirmelerin ötesinde, Yemen’de sevdiklerini kaybetmiş bir insanın yüreğinden gelen sözlerdir. Ayrıca asker ailesi olmam beni bir kat daha fazla üzdü.
Anneannem Niğde Ulukışla, komşu kılan köyünden Emirler köyüne gelin gelir. İlk eşini Yemen de kaybeder. Bir erkek çocukla kalır. Darboğaz’a gelir. İlk eşinden oğlu Emirler de kalır. Tekrar evlenir çoluk çocuğa karışır lakin çok acılar yaşanır. Annem anılarını anlatırken gözyaşları sel olurdu sanki. Diğer tarafta, babamın babadan üç abisi var. Biri anne hamileyken damdan düşer, anne ölür amcam özürlü kalır babam ölene kadar abisinden sorumludur. Ve babadan iki abi Yemen de kalır. Babam anlatamazdı ağlamaktan. Babamın soyadını taşıyan akrabamız yok. Benim akrabam yok. Bunun sorumlusu kim ve kimler! Bu özel meselelerimi neden yazdım? Bir karar almak kolay. Lakin sonuçları zor. İnsanları bu kaosun içine sürüklemeye hiçbir yöneticinin hakkı yok! Köyümde onlarca böyle hikâyeler var maalesef! Yemen türküleri ve ağıtları dinlerken acıların yaşandığı o yıllara götürür…
Bolkarların Sessiz Çığlığı Anadolu Tarbaz Ağıtları kitabımda; Anneanneme kayınvalidesinin yaktığı ağıtı ve öyküsünü kaleme aldım:
Niğde gapanmış da Bor’un üstüne
Allar mı yakışır morun üstüne
Gelin mi yakışır görüm üstüne
Her ne söylerseniz de başım üstüne…
Gazi Mustafa Kemal Atatürk: “Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça, savaş bir cinayettir!” demiştir…