Atatürk’ün Ölmeden Önceki Son Seyahati: Mersin ve Hatay

“Bir liderin bedeni yorgundu belki, ama yüreği hâlâ milletinin umuduyla atıyordu.”

Saygıyla anıyoruz. Ruhun şad olsun Ata’m.

10 Kasım sabahlarının hüznü hep aynıdır bu ülkede. Takvim yaprakları onuncu günü gösterdiğinde, saat dokuzu beş geçe yüreklerde aynı sızı, aynı sessizlik yankılanır. Türk milletinin kalbine kazınmış bir andır o; çünkü o anda bir ulusun babası, kurucusu, önderi Mustafa Kemal Atatürk, ebediyete uğurlanmıştır.

Ama bugün bir başka pencereyi açmak istiyorum: Onun ömrünün son günlerinde yaptığı son yurt seyahatini… Mersin ve Hatay yolculuğunu. Çünkü o seyahat, bir veda gibi değil; bir milletin geleceğine bırakılmış en anlamlı mesajlardan biri gibidir.

1938 yılının ilkbaharıydı. Hastalığı ilerlemiş, beden yorgundu belki, ama yüreği hâlâ aynı inançla çarpıyordu. Doktorları dinlenmesini öneriyordu, fakat o dinlenmeyi değil, milletini seçti; çünkü Atatürk için görev, nefes aldığı sürece bitmeyecek bir emanet demekti.

İşte o inançla yola çıktı Mersin’e… Mersin’e gelişinde halk sokaklara dökülmüştü. Limanda, yollarda, meydanlarda binlerce kişi onu karşılamaya gelmişti. Kadınlar ellerinde çiçekler, çocuklar hep beraber bağırıyorlardı: “Yaşa Mustafa Kemal Paşa!”

O gün Atatürk, halkın arasına karıştı, çocukların başını okşadı, limanı gezdi, tarım alanlarını inceledi. Her şeyle ilgilendi; çünkü onun gözünde Mersin, Türkiye’nin Akdeniz’e açılan yüzüydü. Gezi sırasında söylediği şu sözler hâlâ kulağımızda çınlar: “Mersinliler! Mersin, Türkiye’nin en güzel liman şehri olacaktır. Ticarette, üretimde, denizciliğinde örnek bir yer olacağına inanıyorum.”

O, geleceği gören bir liderdi. Bir şehre bakarken sadece binaları değil, geleceğin Türkiye’sini görürdü. Ve o şehirde, güneşin sıcaklığında halkının umudunu hissetti. Mersin’den sonra rotasını Hatay’a çevirdi. O yıllarda Hatay hâlâ Türkiye sınırlarının dışında, Fransız mandası altındaydı. Ama Atatürk’ün kalbi orada atıyordu.

“Hatay benim şahsi davamdır.” demişti yıllar önce.

Ve gerçekten de o dava onun son nefesine kadar sürecek bir mücadeleydi.

Mayıs 1938’de, hasta haliyle Hatay’a doğru yola çıktı. Adana’ya geldiğinde halk onu sevgiyle karşıladı. Gözlerinde yorgunluk vardı ama sesi hâlâ kararlıydı. “Kırk asırlık Türk yurdu, düşman elinde kalamaz!” dediğinde, bu sadece bir politik söylem değil, bir milletin vicdanının haykırışıydı. Atatürk, Hatay meselesinde diplomasiyle, inançla ve sabırla hareket etti. Savaşsız bir zaferin mümkün olabileceğini dünyaya gösterdi. Onun azmiyle 1939’da Hatay, anayurda katıldı.

Ne yazık ki o günü göremedi.

Ama Hatay bugün Türk bayrağı altında dalgalanıyorsa, bu, onun o son seyahatinde yanan o inanç ateşinin bir sonucudur. Mersin ve Hatay gezisi, aslında bir liderin ölüme inat direnişidir.

Hastaydı, ağrıları vardı, doktorları endişeliydi.

Ama o, ulusunun geleceği için son nefesine kadar mücadele etmeyi seçti. Bu yüzden, o yolculuk yalnızca bir gezi değildir; bir liderin vasiyetidir.

10 Kasım sabahları sirenler çaldığında, biz sadece bir insanı değil; bir vizyonu, bir direnci, bir umudu anıyoruz. Mersin’de denize bakan her çocukta, Hatay’da dalgalanan her bayrakta onun izleri vardır.

Belki de en çok bu yüzden, Atatürk’ü anlamak için sadece Anıtkabir’e bakmak yetmez; Mersin’in limanına, Hatay’ın sokaklarına da bakmak gerekir. Çünkü o topraklarda hâlâ onun nefesi, onun sesi duyulur gibi…

O son seyahatten aylar sonra, Dolmabahçe Sarayı’nda gözlerini kapadığında, Türkiye artık başka bir ülkeydi.

Bir avuç yorgun bedenin içinden doğan bir milletin lideri, en büyük mirasını – bağımsızlık aşkını – bize bırakmıştı.

O mirasın adı “Cumhuriyet”tir.

Ve her 10 Kasım’da, yüreğimizde bir ağıt gibi yankılanan o sessizlik, aslında bir teşekkürdür: “Bize bu vatanı emanet ettin, biz de onu sonsuza kadar koruyacağız.”

Bugün Mersin’de deniz dalgaları sahile vururken, Hatay’da çocuklar okul yolunda yürürken, her biri farkında olmasa da o büyük yolculuğun mirasçılarıdır. Atatürk, sadece geçmişin değil; geleceğin de rehberidir.

10 Kasım’da değil, her sabah doğan güneşle birlikte yeniden hatırlanmalıdır. “O, bu topraklarda yalnızca bir lider değil, bir ışık olarak kaldı… Ve o ışık, Türk milletinin kalbinde sonsuza dek yanmaya devam edecek.”

Rahat uyu Ata’m.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.