İran İkilemi

İran’la ilgili her önemli seçenek ciddi riskler barındırıyor ve hiçbiri sorunu tam olarak çözmüyor. ABD ve İsrail hiçbir şey yapmama seçeneğine sahip; ancak bu durumda İran nükleer silah geliştirecektir. Müzakere etme seçeneği de var; bu durumda İran ilerlemeyi geciktirebilir veya geçici olarak durdurabilir. Ayrıca tam güçle askeri saldırıda bulunma seçeneği de mevcut. Bu ise tam kapsamlı bir bölgesel savaşa dönüşebilir.

Dahası, İran’ın da kendi ikilemi var. İran’ın nükleer programından vazgeçme seçeneği var; ancak bu durumda İran, gücünü ve caydırıcılığını yitirecektir. İran ayrıca nükleer kapasitesini ilerletmeyi de seçebilir. Ancak bu durum yaptırımlara, izolasyona ve muhtemelen bölgesel bir savaşa yol açacaktır.

Bunlara ek olarak İran’ın çevresindeki ülkeler (Türkiye, Suudi Arabistan, BAE, Irak, Katar vb.), ABD ile ittifak kurmayı seçmek zorundadır. Ancak bu da İran’ın misilleme yapma riskini beraberinde getirecektir. Tarafsız kalabilirler, ancak bu durumda koruma riskini yitirirler. İran savunma amaçlı askeri güç oluşturduğunda, diğer ülkeler bunu bir tehdit olarak görür ve güçle karşılık verir. İran da buna tepki gösterir ve bu da bir tırmanma sarmalına yol açar.

Buna güvenlik ikilemi denir. Bu ikilem günümüzde daha da keskin bir hal almıştır. Petrol güzergâhlarını ve ittifakları da içine alan küresel bir tırmanma riski bulunmaktadır. Ancak çatışmadan kaçınmak, İran’ın güçlenmesine olanak tanıyor. Ayrıca iç karışıklıklar ve dış baskılar, durumu daha da karmaşık hale getirmektedir. “İran İkilemi”, diplomasi, baskı veya savaş gibi her yolun yeni sorunlar doğurduğu stratejik bir tuzaktır.

İran’ın Etnik Yapısı

Bunları değerlendirirken İran’ın etnik yapısını da göz önünde bulundurmalıyız. İran, çok sayıda etnik gruptan oluşmakla birlikte, bunların çoğu genel bir İran kültürel kimliğini paylaşmaktadır. Nüfusun yaklaşık %60’ını oluşturan Persler (Farslar ya da Acemler), Farsça konuşan en büyük gruptur. Aynı zamanda siyaset, kültür gibi önemli alanlarda ve büyük şehirlerde baskın konumdadırlar. Nüfusun yaklaşık %16-20’sini oluşturan Azeriler, Türk dillerinden birini konuşurlar. Çoğunlukla İran’ın kuzeybatısında yaşarlar ve devlet ile topluma iyi entegre olmuşlardır. Nüfusun yaklaşık %10’unu oluşturan Kürtler, çoğunlukla İran’ın batısında yaşamaktadır. Kendine özgü bir dil ve kültüre sahiptir ve genellikle Sünni – Şii olarak ikiye ayrılır.

Nüfusun yaklaşık %6’sını oluşturan Lurlar, Perslerle yakın akrabadır ve çoğunlukla batı ve güneybatı bölgelerinde yaşamaktadır. Nüfusun yaklaşık %2’sini oluşturan Araplar, çoğunlukla petrol zengini güneybatı bölgelerinde (Huzistan’da) yaşamaktadır. Ayrıca Türkmenler, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler vb. gibi daha küçük gruplar da bulunmaktadır. Bu çeşitliliğe rağmen, Fars dili ve kültürü ülkeyi birleştirir ve çoğu insan Farsça konuşur.

Nüfusun yaklaşık %98-99’u Müslüman’dır. Ancak yaklaşık %90-95’i devletin resmi dini olan Şii İslam’a mensuptur. Geri kalan yaklaşık %5-10’luk kesim ise çoğunlukla Kürtler, Beluçlar (Beluciler) ve Türkmenlerden oluşan Sünni Müslümanlardır. İran, dünyadaki en büyük Şii çoğunluğa sahip ülkedir. Nüfusun yaklaşık %1-2’si Hristiyanlık (çoğunlukla Ermeniler ve Süryaniler), Yahudilik (eski topluluk), Zerdüştlük (İran’ın eski İslam öncesi dini) ve Bahai inancı (en büyük Müslüman olmayan azınlık, ancak resmi olarak tanınmamaktadır) dinlerine mensuptur. Etnik grupların çoğu, kültürel olarak farklı olsalar da Şii Müslüman’dır. Ancak bazı gruplar (Beluçlar ve birçok Kürt gibi) Sünni’dir. Çeşitliliğe rağmen, çoğu insan kendini öncelikle İranlı olarak tanımlar ve Fars kültürü “birleştirici” görevi görür.

Önemli nokta şu ki, İran’ın etnik ve dini yapısı genellikle tek başına ulusal politikayı belirlemez. Bunun yerine, ekonomik sıkıntıların nerede yaşanacağını, güvenlik baskısının en yoğun olduğu yerleri ve dış güçlerin nerede nüfuz veya risk göreceğini şekillendirir.

Çeşitliliğin İran Ekonomisine Etkileri

İş dünyası açısından İran’ın demografik çeşitliliği büyük önem taşıyor. Zira birçok azınlık nüfusu, sınır illerinde ve stratejik öneme sahip bazı bölgelerde yoğunlaşıyor. Lojistik, işgücü, kanunların uygulanması ve siyasi riskler, bu durumdan etkileniyor. Kürt, Beluç, Arap ve bazı Sünni nüfuslu bölgeler, daha yoğun güvenlik önlemleri ve baskılarla karşı karşıya kaldı. BM araştırma heyeti, azınlıkların, özellikle Kürtlerin ve Beluçların 2022’den beri baskıdan orantısız bir şekilde etkilendiğini belirtmiştir. Bu durum, söz konusu bölgeleri, “ulusal ortalama”nın üzerinde aksaklık, gözaltı riski ve öngörülemez çalışma koşullarına karşı savunmasız hale getirmektedir.

Yaptırımlar bu sorunu daha da büyütüyor. Dünya Bankası, İran ekonomisinin zaten yaptırımlar, dış pazarlara erişimin kısıtlanması, enerji kıtlığı ve azalan yatırımcı güveni nedeniyle zor durumda olduğunu belirtiyor. Ayrıca daha sıkı ABD yaptırımlarının petrol gelirlerini baskı altına aldığını kaydediyor. Bunlara ek olarak ticaret ve döviz kısıtlamaları da petrol dışı faaliyetleri olumsuz etkiliyor. Uygulamada bu, çevre bölgelerdeki işletmelerin iki kez darbe alabileceği anlamına geliyor. İlk olarak ulusal yaptırım ortamından etkilenecek. İkinci olarak ise yerel düzeyde daha zayıf altyapı ve daha sıkı güvenlik kontrollerinden darbe alacak.

Bir başka ticari etki ise kayıt dışı ticarettir. Birçok azınlık topluluğu Irak, Türkiye, Pakistan, Körfez ülkeleri ve Kafkasya’nın yakınlarında yaşamaktadır. Bu nedenle bu bölgelerde sınır ekonomileri daha büyük önem taşımaktadır. Resmi kanallar yaptırımlarla kısıtlandığında, kayıt dışı ticaret ve kaçakçılık artma eğilimindedir. Bu, azınlık bölgelerinin yaptırımlardan kaçındığı anlamına gelmez. Yaptırımların, sınır ekonomilerini uyum konusunda daha hassas hale getirdiği ve bu ekonomilerin sigortalanmasını, finansmanını veya denetimini zorlaştırdığı anlamına gelir. OFAC’ın (ABD Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) İran programı, petrol kaçakçılığını ve aldatıcı uygulamaları gündeme getirmektedir. Ayrıca İran ile ticarete ilişkin durum tespiti beklentileri konusunda süregelen endişeleri vurgulamaktadır.

Yaptırımların Halka Etkileri

Yaptırımlar genellikle etnik grupları hedef alıyor. Ancak devleti, Devrim Muhafızlarını, petrolü, denizciliği, finansı, tedarik ağlarını ve çift kullanımlı sektörleri değil. Bununla birlikte bunların ülke içindeki etkisi eşit dağılmamaktadır. Yoksul ve polis denetiminin daha sıkı olduğu bölgeler, enflasyon, paranın değer kaybı, ithalat kısıtlamaları ve enerji kısıtlamaları şiddetlendiğinde, genellikle daha az dayanıklılık gösterir. Dünya Bankası’nın son tahminlerine göre, ABD yaptırımları sıkılaştıkça, büyüme yavaşlıyor. Enflasyon ve kesintiler % 40’ın üzerinde, yaşam koşullarını kötüleşiyor ve daha fazla insanı yoksulluğa itiyor. BM ve USCIRF (ABD Uluslararası Dinî Özgürlükler Komisyonu), etnik ve dini azınlıkların zaten uzun süredir ayrımcılığa ve hedefli baskıya maruz kaldığını belgeliyor. Bunların hepsi bir araya geldiğinde, yaptırımların İran içindeki mevcut merkez-çevre eşitsizliğini yoğunlaştırdığı anlamına geliyor.

Dinî çeşitlilik burada da önem taşıyor. İran teokratik bir sisteme sahip, Şii çoğunluklu bir devlet. USCIRF raporlarına göre, Bahailer, Hristiyanlar, Yahudiler, Sünniler, Sufiler ve azınlık topluluklarına yönelik tacizler devam ediyor. Ayrıca işyerlerinin kapatıldığı ve mülklerin tahrip edildiği bazı vakalar da var. Yabancı şirketler açısından bu durum, sıradan yaptırımlara uyumun ötesine geçiyor. Buna ek olarak ESG (Çevresel, Sosyal, Yönetişim), insan hakları ve itibar risklerini de gündeme getiriyor.

İran’daki birçok azınlık topluluğunun sınır ötesi bağları vardır. Kürtler Irak ve Türkiye’yle, Azeriler Azerbaycan’la, Beluçlar Pakistan’la, Araplar Irak ve Körfez ülkeleriyle bağlantılıdır. Bu bağlar onları otomatik olarak ayrılıkçı veya devlet karşıtı yapmaz. Ancak bu, özellikle ayaklanmalar sırasında Tahran’ın bazı sınır bölgelerini, ulusal güvenlik perspektifinden değerlendirdiği anlamına gelir. BM araştırma heyeti, azınlıkların yaşadığı sınır illerinde yoğun asker ve güvenlik güçleri varlığına dikkat çekti. Ayrıca azınlık aktivizmini ulusal güvenliğe tehdit olarak gösteren devlet söylemi uzun süredir devam etmektedir.

Bölgesel Sonuçlar

Bu durumun bölgesel açıdan iki sonucu vardır. Birincisi İran, dışarıdan gelen baskı arttığında içerideki uyumu öncelik haline getirme eğilimindedir. Tahran, Kürt, Beluç veya Arap bölgelerinde ayaklanma çıkmasından korkarsa, baskı gücünü iç meselelere yöneltebilir. Bu da ülkenin dış maceralara atılmak için sahip olduğu hareket alanını etkileyebilir. İkincisi, komşu devletler bu bölgeleri mülteci akını, kaçakçılık, militan faaliyetler veya siyasi bulaşma açısından olası baskı noktaları olarak görmektedir. Dolayısıyla çeşitlilik, İran’ın sınır bölgelerini stratejik olarak önemli kılmaktadır. Bunun nedeni ülkenin parçalanmakta olması değildir. Bunun yerine iç çatlakların ve sınır ötesi kimliklerin, gerginliğin tırmanmasına ilişkin hesaplamaları şekillendirebilmesidir.

Ayrıca daha geniş kapsamlı bir meşruiyet sorunu da söz konusudur. Azınlıkların yoğun olduğu illerdeki ekonomik gerileme, eşitsiz kalkınma ve baskı, Tahran’ın birleşik bir ulusal projeyi temsil ettiği iddiasını zayıflatabilir. Bu durumun mutlaka bir rejim değişikliğine yol açacağı söylenemez. Ancak bu durum, direnci azaltabilir, protesto ihtimalini artırabilir ve iktidar devri veya kriz yönetimini zorlaştırabilir. CFR, İran’ın gelecekteki liderlik ve iç baskılar konusunda belirsizliğin arttığı bir döneme girdiğini belirtiyor. Bu baskılar ülke genelinde eşit olmayan bir şekilde hissedilecek gibi görünüyor.

İran’daki bu çeşitlilik, baskının nerede arttığının bir göstergesidir. Bununla birlikte, bu çeşitliliği silah olarak kullanmamak daha iyi bir strateji olacaktır. Daha sürdürülebilir yaklaşım bunu, hedefli yasal baskıların yerlerini belirlemek için kullanmaktır. Böylece bu baskılar İran’ı mezhepsel parçalanmaya veya iç savaşa sürüklemeden rejimin maliyetlerini artırabilir.

Çeşitliliği bir silah olarak değil, baskı aracı olarak kullanmak daha doğru olacaktır. Pratikte bu, Washington ve Kudüs’ün mezhepsel veya etnik çatışmayı körüklemeye çalışmak yerine, baskının zaten yoğunlaştığı yerlerde insan haklarına, hesap verebilirliğe, hedefli yaptırımlara ve bilgiye erişime odaklanabileceği anlamına gelir. BM, İran’da azınlıklara karşı yapısal ayrımcılık ve orantısız baskı olduğunu bildirmiştir. USCIRF de dinî azınlıkların sistematik tacize maruz kalmaya devam ettiğini söylüyor. Bu, bölüştürme stratejisi yerine hak temelli bir strateji için zemin oluşturmaktadır.

Çeşitlilik Nasıl Ele Alınmalı

Öncelikle, toplulukları hedef alan genel bir cezalandırma yerine, baskıcı güçlere yönelik hedefli yaptırımlar uygulanmalıdır. ABD Hazine Bakanlığı, şiddet içeren baskı ve yaptırımlara karışan İranlı yetkilileri ve ağları hedef almaya devam etmektedir. Listede ayrıca baskılarla bağlantılı güvenlik görevlileriyle, devleti finanse eden büyük petrol nakliye ağları da vardır. Bu yaklaşım, etnik bölünmeyi açıkça teşvik etmeden, rejimin baskı ve gelir mekanizmalarına baskı uygular.

İkinci olarak, azınlıkların yoğun olduğu bölgelerdeki ihlalleri kamuoyuna açık bir şekilde belgelemek gerekiyor. Kürt, Beluç, Sünni, Bahai, Hıristiyan, Yahudi ve diğer topluluklar zaten baskı altında. Bu ihlalleri daha görünür hale getirmek, Tahran için diplomatik açıdan ve itibar açısından pahalıya mal olur. Ayrıca rejimin gizlice faaliyet göstermesini zorlaştırır. Bu husus özellikle önemlidir. Zira son BM ve USCIRF raporları, azınlıklara yönelik yapısal ayrımcılık, keyfi gözaltılar ve şiddetli baskıdan bahsediyor.

Üçüncüsü, silahlı vekil güçler yerine açık bilgi akışını ve sivil toplumu desteklemektir. Dış aktörlerin ayrılıkçıları veya şiddet yanlısı grupları desteklediği algısı ne kadar artarsa, Tahran’ın tüm muhalefeti yabancı sabotaj olarak göstermesi o kadar kolaylaşır. Brookings Enstitüsü ve diğer analistler, İran muhalefetinin zaten parçalanmış olduğunu belirtiyor. Belirli bir etnik veya ideolojik gruba yabancı destek sağlamak, kalıcı baskı oluşturmak yerine bölünmeleri derinleştirebilir.

Dördüncüsü, baskıyı insani istisnalar ve sığınma korumalarıyla birleştirmek. Geniş kapsamlı ekonomik baskı, özellikle daha yoksul ve güvenlik önlemlerinin daha sıkılaştırıldığı çevre illerdeki savunmasız toplulukları etkileyebilir. OFAC’ın İran programı, uyumluluğu ve sektöre özgü riski vurguluyor. Ancak daha geniş kapsamlı ekonomik raporlar, yaptırımların ve iç işlev bozukluğunun yaşam koşullarını kötüleştirdiğini göstermektedir. Bu nedenle akıllı bir politika, rejimi cezalandırmak ile sıradan insanları sıkıştırmak arasında ayrım yapmayı gerektirir.

ABD Neler Yapabilir, Neler Yapmalı

Tamamen stratejik bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde ABD ve İsrail, baskı gücünü çeşitli yollarla artırabilir. Örneğin rejimin gelir kaynaklarını daraltabilir, Devrim Muhafızları Ordusu’nu (IRGC) ve iç güvenlik aygıtını izole edebilir. Ya da azınlık bölgelerindeki baskıları ortaya çıkarabilir, iletişim kanallarını açık tutabilir. Ayrıca Tahran’ı İran’ın toprak bütünlüğünün savunucusu gibi gösterecek hamlelerden kaçınabilir. Bunlara ek olarak, devletin zaaflarından yararlanarak toplumsal bölünmelerden daha fazla etki elde edebilir. İran parlamentosu, İsrail, ABD veya “düşman gruplar” ile işbirliği iddialarına karşı şimdiden sert önlemler aldı. İran devleti ayrıca, baskıları meşrulaştırmak için düzenli olarak casusluk ve ayrılıkçılık söylemlerini kullanıyor. Dışarıdan gelen, etnik veya dinî farklılıkları araç haline getirme çabaları, muhtemelen tam olarak bu söylemi güçlendirecektir.

ABD, başarıyı şu şekilde tanımlamalıdır: öncelikle ABD personeli ve müttefiklerine yönelik saldırıların durdurulması. Ayrıca daha geniş çaplı bir bölgesel savaş riskinin azaltılması, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığının korunması. Bunlara ek olarak İran’ın nükleer ve füze tehdidinin sınırlandırılması. Son haberler, çatışmanın bölge genelinde şimdiden genişlediğini, ciddi sivil ve ekonomik kayıplara yol açtığını göstermektedir. İran, ABD’nin mevcut önerisini reddetmiş görünse de, arabulucular ve aktif öneriler, diplomasinin devam ettiğini göstermektedir. ABD, üçüncü taraf arabulucuları kullanmaya devam etmeli ve öncelikle pratik adımlara odaklanmalıdır. Bunlar: deniz taşımacılığına saldırı yapılmaması, Körfez altyapısına saldırı yapılmaması, sivillere saldırı yapılmaması ve takip eden görüşmelere bağlı olarak doğrulanabilir bir ateşkes.

Hürmüz Boğazı ve Küresel Enerji Sorunu

ABD, müttefiklerini ve deniz yollarını savunmaya devam etmeli, ancak savaşın gereksiz yere genişlemesini önlemelidir. ABD, üslerini, ortaklarını ve deniz trafiğini korumaya devam etmelidir. Çünkü Körfez ülkeleri artık İran’ın altyapıya yönelik saldırıları konusunda açıkça uyarı yapıyor. Ayrıca Hürmüz Boğazı’ndaki aksaklıklar küresel bir enerji sorunu haline geldi. Ancak askeri varlık, görev kapsamının genişlemesine değil, savunma ve caydırıcılığa bağlı olmalıdır. Washington yaptırımları kullanırken, IRGC’ye, silah ağlarına, deniz taşımacılığındaki aldatmacalara ve saldırılarla bağlantılı finansman kanallarına odaklanmalıdır. Bu durum, çatışmanın zaten ekonomik stresi ve sivillerin acılarını kötüleştirdiği şu dönemde daha da önemlidir. Bu artık sadece ABD-İran-İsrail meselesi değildir. Körfez ülkeleri doğrudan tehdit altındadır ve Avrupa, yakıt kıtlığı ve deniz taşımacılığındaki aksaklıklar konusunda endişelidir.

ABD, Körfez ülkeleri ve Avrupa’nın ortak bir tutum sergilemesi, Washington’un tek başına hareket etmesinden daha fazla etki gücü sağlayacaktır. Savaş, Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) akışının büyük bölümünü aksattı. Bu durum şimdiden enflasyonu körükleyip ticari faaliyetleri yavaşlatmaktadır. Dolayısıyla ABD stratejisinin bir parçası, enerji piyasalarını istikrara kavuşturmak, müttefiklerle birlikte alternatif tedarik kaynakları üzerinde çalışmak ve yurt içindeki enflasyonun etkisini azaltmak suretiyle ekonomik bir sınırlama politikası izlemek olmalıdır. Barış müzakereleri, nükleer meseleyi anlaşma çerçevesinin içinde tutmalıdır.

Bu yazı 25 Mart 2026 tarihinde yazılmıştır.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.