Kozmik Çekim: Evreni Bir Arada Tutan Kuvvet

Kozmik çekim: evreni bir arada tutan kuvvet (Fotoğraf: bogitw, Pixabay)
Kozmik çekim: evreni bir arada tutan kuvvet (Fotoğraf: bogitw, Pixabay)

Çağdaş temel parçacık fiziğinin en büyük paradoksu, dayandığı iki ana teorinin birbiriyle uyumsuz görünmesidir. Bu temellerden ilki, kütle-çekim kuvvetini uzay-zamanın bükülmesiyle açıklayan Einstein’ın genel görelilik teorisidir. Kütle çekimine dayanan bu yaklaşım, kozmik ölçekteki olayların modellenmesini ve evrenin evriminin anlaşılmasını sağlamıştır. İkinci teorik temel ise atom ve atom altı dünyayı açıklayan kuantum mekaniğidir.

Okullarda genellikle mutlak bir doğru gibi aktarılan Evrensel Kütle-çekimi Teorisi, bilim felsefesi açısından çeşitli tartışmalara açıktır. Teorinin ‘evrensellik’ iddiası, evrendeki her bir atomun veya yıldızın kütle-çekiminin ölçülmüş olmasından kaynaklanmaz. Dolayısıyla, bu teorinin tüm evren için eksiksiz ve kusursuz bir model olup olmadığı sorusu geçerliliğini korumaktadır. Bu bağlamda, kütle-çekiminin mutlak evrenselliğine duyulan sarsılmaz güven, deneysel bir veriden ziyade felsefi bir kabule veya inanca benzetilmektedir.

İkinci bir eleştiri konusu ise okul ders kitaplarında yer alan basitleştirilmiş ifadelerdir. Sıklıkla dile getirilen ‘Ay, Dünya’nın etrafında döner’ argümanı buna bir örnektir. Kütleçekimi yasalarına göre Güneş’in Ay’a uyguladığı çekim kuvveti, Dünya’nın uyguladığından çok daha güçlüdür. Teorideki bu durum, Ay’ın neden bağımsız bir şekilde Güneş yörüngesine kapılmadığı sorusunu ve dolayısıyla teorinin popüler anlatımındaki bazı çelişkileri görünür kılmaktadır.

Gelgitlerin varlığı genellikle kütle-çekiminin bir kanıtı olarak sunulur, ancak bu mantıksal olarak hatalıdır. Çünkü eğer okyanuslardaki şişkinliğe (gel-git kabarması) sadece Ay’ın kütle-çekimi neden olsaydı, aynı anda Dünya’nın tam karşı tarafında da ikinci bir yüksek gelgitin oluşması açıklanamazdı. Oysa herkes, her gün bir değil, iki kez yüksek gelgit yaşandığını kolayca gözlemleyebilir. Bu durum, gelgitlerin çok uzun zaman önce Akıllı bir Yaratıcı tarafından düzenlendiğini ve o zamandan beri bu şekilde işlediğini daha olası kılmaktadır. Her halükarda, günde iki kez yüksek gelgit yaşanması kütle-çekimi teorisini geçersiz kılmaktadır.

Teoride daha birçok kusur bulunmaktadır. Örneğin, kütle-çekimine odaklanan gökbilimciler, Ay’ın hem kendi ekseni etrafında döndüğünü hem de Dünya’ya her zaman aynı yüzünü gösterdiğini iddia etmektedir; oysa bu durum kendi içinde çelişkili görünmektedir. Dahası, eğer kütle-çekimi Erken Dünya döneminde bu kadar etkili olsaydı, üzerine düşen asteroitler, meteorlar ve uzay çöpleri yüzünden gezegenimiz çoktan yok oluşa sürüklenmeliydi. Ayrıca kütle-çekimi teorisi, gezegenlerin milyonlarca yıldır kusursuz bir düzen içinde yörüngede döndüğünü öne sürer. Bu iddia, evrendeki her şeyin düzensizliğe ve kaosa eğilimli olduğunu belirten Termodinamiğin İkinci Yasası (Entropi) ile tamamen çelişmektedir. Bu çelişki, Güneş’ten gelen muazzam enerji akışıyla da açıklanamaz. Aksine, Güneş’ten yayılan foton akışının ve güneş rüzgarlarının Dünya’yı yörüngesinden dışarıya doğru itmesi gerekirdi.

Okullarda eşit düzeyde öğretilmesi gereken birçok alternatif teori mevcuttur. Örneğin, Dünya’nın Güneş etrafındaki dolanımı, Güneş’in net pozitif, gezegenlerin ise net negatif yüke sahip olması durumunda da kusursuzca açıklanabilir. Zıt yüklerin birbirini çekmesi prensibi, giderek itibarını kaybeden Kütle-çekimi Teorisi’ndeki gibi ters kare yasasına uyar. Fizik ve kimya ders kitapları, elektronların çekirdek etrafında dönmesini tam olarak bu elektromanyetik kuvvetle açıklar. Eğer bu mekanizma atomlar için işe yarıyorsa, Güneş Sistemi için neden geçerli olmasın? Cevap basittir: Yerleşik bilimsel dogmatizm (ortodoksluk).
ABD Patent Ofisi’nin kütle-çekim karşıtı (anti-gravitasyonel) hiçbir buluşa patent vermemiş olması dikkat çekicidir. Doğal hukuk ve homeopati felsefesine göre evrendeki her şey zıtlıklar halinde var olur: iyi ve kötü, lütuf ve günah, pozitif ve negatif yükler, kuzey ve güney kutupları, iyi ve kötü titreşimler…

Bu bağlamda, evrim karşıtlarının var olduğu bir dünyada neden kütle-çekimi karşıtları da olmasın? Bu durum, ana akım bilimsel kurumların ve elitlerin kendi çıkarlarını koruma çabasından ibarettir. Kütle-çekim karşıtı makaleler hakemli dergilerden sistemli olarak reddedilmekte, bu fikri savunan bilim insanlarının fonları hızla kesilmektedir. Evrensel kütle-çekimi teorisi, aslında araştırma hibelerinin ve fonların belirli çevrelerde kalmasını sağlayan bir araç haline gelmiştir.

Kütleçekiminin mucidi olarak kabul edilen Isaac Newton bile teorisinde sorunlar olduğunu biliyordu. Fikri hayatının erken dönemlerinde geliştirdiğini iddia etse de, o dönemdeki hiçbir matematikçinin teorisini onaylamayacağının farkındaydı. Bu yüzden teorisini ‘kanıtlamak’ adına ‘akışkanlar’ (fluxions) adını verdiği yepyeni bir matematik dalı geliştirdi. Bu yöntem, daha sonra hiç gözlemlenmemiş ‘sonsuz küçükler’ kavramına dayanan ve oldukça kusurlu bir dal olan kalkülüse (matematiksel analiz) dönüştü.

Yıllar sonra Einstein yeni bir kütle-çekimi teorisi ortaya koyduğunda, o da ‘tensörler’ adı verilen belirsiz ve karmaşık bir matematik dalına sığındı. Görünüşe göre her kütle-çekimi teorisi, sıra dışı matematiksel zorlamalarla harmanlanmaktadır. Bu arada Newton, seküler bir bilim insanı olmaktan çok uzaktı. Yazılarının büyük kısmı aslında teoloji ve Hristiyanlık üzerineydi. Kütle-çekimi, simya ve kalkülüsle uğraşması sadece bir yan uğraştı. Belki de onun kariyerini ve Yaratıcı’ya olan sarsılmaz inancını anlatırken unutulmaması gereken yapısal bir sapmaydı.

Dahası, yerçekimi teorisinin savunucuları, gravitonlar ve yerçekimi dalgaları adı verilen gizemli şeyler hakkında hipotezler ortaya atıyorlar. Bunlar hiçbir zaman gözlemlenmedi ve yerçekimi dalgalarının tespit edildiğine dair bazı açıklamalar yayınlandığında, ilgili fizikçiler bunları hızla geri çekmek zorunda kaldılar. Yerçekimsizliğin tersine ve yerçekimi dalgalarına dair her açıklama hızla kahkahaya neden oluyor. Bu, çocuklar için uygun bir teori değil. Ve çocuklar bile, yerçekimi teorisinin öne sürdüğü gibi, Avustralya’daki insanların bize göre baş aşağı durduğunu hayal etmenin ne kadar saçma olduğunu görebilirler. Eğer bu, yerçekimi teorisinin tahmin gücünün bir örneğiyse, özünde hiçbir temeli olmadığını görebiliriz.

Kütle-çekimi teorisi, Satürn’ün neden devasa halkalara sahip olduğunu, buna karşın Jüpiter’in neden benzer halkalarının olmadığını açıklamakta tamamen yetersiz kalmaktadır. Aslında bu teorinin ‘açıklayabildiği’ iddia edilen fenomenler, açıklamayı başaramadığı veya açıkta bıraktığı gerçeklerden çok daha azdır.

1930 yılında Clyde Tombaugh tarafından Plüton keşfedildiğinde, bu keşfin ‘kütle-çekimi hesaplamalarına’ dayandığı öne sürülmüştü. Ancak Tombaugh, Kütle-çekimi Teorisi’ni hararetle destekleyen liberal bir dini grup olan Üniteryen mezhebine mensuptu. Günümüzdeki Üniteryen-Evrenselciler de bu liberal görüşleri savunmaya ve kütle-çekimi karşıtı alternatif fikirleri birer ‘sapkınlık’ olarak reddetmeye devam etmektedir. Tombaugh, söz konusu ‘kütle-çekimi hesaplamalarını’ hiçbir zaman Kutsal Kitap temelinde gerekçelendirmeye çalışmamış, aksine New Mexico, Las Cruces’teki liberal Üniteryen Kardeşliği’nin kurucu üyeleri arasında yer almıştır.

Kütleçekimi teorisi birçok yönden sağduyuya aykırıdır. Örneğin, bu teorinin savunucuları devasa uçakların neden yere düşmediğini açıklamakta zorlanırlar. Alternatif kütle-çekimsizlik yaklaşımlarının bilimsel çevrelerce dışlanması nedeniyle, havada kalma durumuna dair mantıksız açıklama yollarına başvururlar. Eğer bu teori ciddiye alınırsa, tüm uçakların doğal konumunun yerde olması gerektiği sonucu çıkar. Bu durum Northwest Airlines için geçerli gibi görünse de; JetBlue ve Southwest gibi şirketlerin, sözde kütleçekimini alt eden kuvvetleri etkili bir şekilde kullanan çok daha üstün bir teoriye/yönteme sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Mevcut jeopolitik iklim göz önüne alındığında, Kütle-çekimi Kanunu’nun kurumsal olarak yürürlükten kaldırılması olası görünmemektedir. Ancak kamu okullarında bu tür temelsiz teorilerin mutlak doğru gibi öğretilmesine hiçbir gerek yoktur. Nitekim, Kütle-çekimi Teorisi’nin toplumsal ahlak üzerinde ciddi ve olumsuz bir etkisi olduğuna dair güçlü emareler mevcuttur. Aktivist yargıçlar ve sol eğilimli öğretmenler, kütle-çekimini tanımlamak için sıklıkla ‘yükselen her şey mutlaka düşer’ ifadesini kullanmaktadır. Ahlaki rölativistler (göreceliler) ise bu fiziksel ifadeyi toplumsal standartlara ve genel ahlaka uyarlamakta gecikmemişlerdir.

Son olarak, ‘Evrensel Kütle-çekimi Kanunu’ veya ‘Evrensel Kütle-çekimi Teorisi’ (seküler çevreler kafa karıştırıcı bir dil kullanmayı çok severler) ifadesi bile belirgin bir sosyalist tınıya sahiptir. Teorinin temelini oluşturan ‘herkese ağırlığına göre, herkesten kütlesine göre’ yaklaşımı tamamen ütopiktir. Kütle-çekiminin, günahkarlar ile adil olanlara hiçbir ayrım gözetmeksizin eşit şekilde uygulanması mantıksızdır; zira ruhsal olarak kurtuluşa erenlerin bu tür dayatmacı bir ‘evrenselcilikten’ muaf tutulması gerekirdi.

Sonuç olarak, ‘Evrensel Kütle-çekimi’ mevcut haliyle rasyonel açıdan tatmin edici bir kuram olmaktan uzaktır. Spekülatif ampirik verilere dayanması, açıklama iddiasında olduğu doğa olaylarında ciddi kuramsal boşluklar barındırması ve epistemolojik hatalarının yanı sıra sosyo-ahlaki deformasyonlara yol açması teorinin meşruiyetini zedelemektedir. Bu bağlamda, kamu okullarında tek taraflı vizyona sahip eğitimciler tarafından dikte edilen bu modelin; metafiziksel derinliği, ahlaki ağırlığı ve açıklama gücü daha yüksek olan alternatif teorilerle dengelenerek müfredatta yer alması elzemdir.

Kaynak: Ellery Schempp, Yerçekimi sadece bir teoridir

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.