Ruhunuz Ne Renk?

“Bütün renkler hızla kirleniyordu
Birinciliği beyaza verdiler”
Özdemir Asaf

Her insan dünyaya rengarenk gelir, yanakları pembe, dudakları kırmızı, saçları siyah veya sarı… Yaşamın ileri evrelerinde, zamanla renklerini kaybetmeye başlar, herkes ileri yaşta grilikte / renksizlikte  ortaklaşır. Tıpkı sudan çıkarılan lambuka balığı (Kanal Avcısı) gibi. Gerçi birçok balık da böyledir, denizden allı yeşilli çıkar, buzdolabında geçirdiği birkaç saatten sonra bakarsınız ki o renkli balık gitmiş, yerine metalik gri bir balık gelmiş. Sebep geçen zaman mı, yaşanan hayat mı bilemem ama yolculuk ilerledikçe o rengarenk insanın renkleri de bu balık gibi solar.

Geçmişe özlem duyan her insan aslında kendisinin geçmişteki halini özler. Makyajla, boyayla varılmak istenen nokta geçmişteki benimizdir ve geçmiş aslında hiç de siyah beyaz değildir.

Her insan hayatın başlangıcında gürültücüdür, kendini seslerle ifade etmeye, dikkat çekmeye çalışır. Bebekse ağlar, çocuksa dudak büzerek hıçkırır, delikanlı / genç kız ise şen kahkahalar atar, kolay kolay susturamazsınız. Özünde çoksesli olan hayat, ilerleyen yaşlarda monoloğa dönüşür, insan içine konuşmaya başlar, git gide sessizleşir, durgunlaşır, gerek görmedikçe konuşmaz.

Böylesi sessizlik, hazin bir çığlıktır belki de…

Hayat hareketle vardır, hareketle mukayyettir. Hareket eden bir varlık gördüğünüzde onun canlı olduğundan şüphe etmezsiniz. Her insan hayatın kaynağına / başlangıcına (doğuma) en yakın olduğu çağlarda en hareketli dönemini yaşar. İlkokul çocuklarına bakın, koşmadan, hareket etmeden duramazlar, durduramazsınız.

Yaş ilerledikçe hareket isteği / ihtiyacı / yeteneği azalır, sürat yavaşlar. Ölüm yavaşlığın son noktası, hareketsizliğin zirvesi, daha doğrusu hareketin mutlak yokluğudur .

Yaşıyorsanız hareket halinde olmanız lazım. Bir işle, bir oluşla, bir şuurla hareketi, devinimi elden bırakmamanız gerekir. Hatta İnşirah suresinde şöyle bir ifade var: “O halde boş kaldın mı, hemen yorul!” İnsanın bir işi bitirdiği zaman başka bir iş yaparak dinlenmesi tavsiye edilir ki buna da aktif dinlenme adı verilir.

Hareket etmek hayatımıza, bedenimize renk katar.

Modern çağda gelişen teknolojiyle birlikte hareket mecburiyetimiz de, ihtiyacımız da, imkanımız da kısıtlandı. Artık daha az çabayla sürdürüyoruz hayatımızı ve bu da bizi doğamızdan uzaklaştırıyor. Bir parmak hareketiyle yemeğimiz evimize geliyor, bir kumandanın tuşlarıyla hayatımızda görmediğimiz, göremeyeceğimiz yerleri görüp geziyoruz evimizin koltuğunda. Artık arabanın kontağını çevirmek bile gerekmiyor, düğmeye basıyorsunuz. Bir anahtar çevirmek kadarcık bir harekete bile lüzum kalmadı. Okumuyor, sesli kitap dinliyoruz. Birini özlemek tarihe karıştı. Yeni nesil özlemenin, hasret çekmenin ne olduğunu bilmiyor. Görüntülü arıyorsun, aradığın karşında…

Ve artık kimse kimseyi dinlemiyor, kısa / komik / şaşırtıcı videolar insanın, anlatının, iletişimin, diğerkam olmanın yerini aldı.

Peki biz bütün bu geldiğimiz noktada ne yaşıyoruz, ya da sahiden yaşıyor muyuz ?

Sahip olduğumuz konfor bizi içten içe tüketiyor, çürütüyor. Oysa insanın / toplumların bir yanı ilkel kalmalıdır. Bu yaşama refleksimiz için gereklidir. Tarih boyunca sanatta, medeniyette hatta teknolojide zirveye ulaşan birçok toplumun barbarların küçük istilalarıyla yerle bir olduğu görüldü.

Bu konfor bizi giderek konformizme götürüyor. Ve konformizm sanıldığı gibi ‘konforu seven, rahatına düşkün’ anlamına değil, sorgulamadan itaat eden, boyun eğen, intibak eden, uyum sağlamış anlamlarına geliyor. Yani sistemin dişlilerini döndüren sıradan bir parçaya dönüştürüyor eşref-i mahlukat olan insanı…

Peki ben bunca sözden nereye varmak istiyorum. Cem Karaca’nın “Ben feleğin bu çarkına çomak sokarım.” dediği yere. Düzenin/ sistemin olmamızı istediği insan değil, olmak istediğimiz, olmamız gereken insan olmaya çalışmalıyız. Tüketici değil, durağan / bekleyen değil, aktif / hareketli / beklenen insan olmaya. Bizim dizilerdeki hayatı seyretmeye değil, hayatımızı bir dizi güzellikle donatacak yaşantılar içinde olmaya ihtiyacımız var.

Bizim klip izlemeye değil, birbirimize şiirler okumamıza, filmler izlemeye değil birbirimize masallar, fıkralar, hatıralar anlatabilmemize ihtiyacımız var. Bizim makinelere değil, insanlara ihtiyacımız var. Bizim müzik tüketmekten çok, birlikte şarkı söylemeye ihtiyacımız var…

Özetle, başa dönüyorum, hareket etmek hayatımıza, bedenimize. Ve elbette ruhumuza renk katar.

Bir yoklayın bakalım, sizin ruhunuz ne renk?

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.