Washington – Pekin Arasında: Birleşik Krallık Nasıl Yol Alıyor?
Son yıllarda, Birleşik Krallık’ın jeopolitik ve finansal bağlılığını sessizce ABD’den Çin’e kaydırdığına dair bir görüş ortaya çıktı. Bu yorum, genellikle küresel finans alanındaki gelişmeler, özellikle de Çin’in alternatif ödeme altyapısının yükselişi ve Asya pazarlarında İngiliz kurumlarının artan varlığından kaynaklanmaktadır. Ülke, gücün artık tek kutuplu olmadığı bir dünyaya uyum sağlamaktadır. Birleşik Krallık’ın stratejisi, ABD ile temel ittifakını sürdürürken Çin ile ekonomik ve finansal entegrasyonunu genişleterek hesaplı bir çeşitlendirme yaptığı şeklinde bakılırsa, daha iyi anlaşılabilir.
Bu tartışmanın merkezinde küresel ödeme sistemlerinin evrimi yer alıyor. SWIFT, onlarca yıldır uluslararası finansın omurgasını oluşturarak, dünya çapında binlerce finans kurumu arasında güvenli iletişimi mümkün kılıyor. ABD dolarının hâkimiyetini destekliyor ve Batılı hükümetlere yaptırım uygulanması da dâhil olmak üzere güçlü araçlar sağlıyor. Ancak Çin, renminbi (RMB) cinsinden sınır ötesi işlemleri kolaylaştırmak için Sınır Ötesi Bankalar Arası Ödeme Sistemi’ni (CIPS) geliştirdi. Genellikle SWIFT’in rakibi olarak gösterilen CIPS, daha doğru bir ifadeyle, daha küçük ölçekli ve birçok durumda hâlâ SWIFT mesajlaşma standartlarına dayanan, tamamlayıcı bir sistemdir. CIPS’in ortaya çıkışı, mevcut düzenin yerini alması değil, onun yanına alternatif bir finansal mimarinin kademeli olarak eklenmesi anlamına geliyor.
Çin, renminbi’nin (RMB) uluslararası kullanımını desteklemek amacıyla 2015 yılında CIPS’i hayata geçirdi. İngiltere merkezli bankalar, özellikle de büyük küresel kurumlar, sistemin devreye girmesinden kısa bir süre sonra (2015–2016 döneminde) CIPS’e katılmaya başladı. HSBC ve Standard Chartered gibi bankalar, CIPS’in doğrudan veya dolaylı katılımcıları haline geldi ve küresel ölçekte RMB işlemlerinin önemli kolaylaştırıcıları haline geldi. Londra, CIPS’ten önce zaten bir offshore RMB merkezi olarak gelişmekteydi, bu nedenle entegrasyon doğal bir süreç oldu. Ekim 2024’te, HSBC’nin Hong Kong birimi, Sınır Ötesi Bankalar Arası Ödeme Sistemi’ne doğrudan katıldı.
HSBC, bu ikili sistem gerçekliğini en iyi yansıtan kurumlardan biridir. Hong Kong’da derin tarihi kökleri bulunan ve Avrupa, Asya ve Amerika kıtalarını kapsayan küresel bir ayak izine sahip olan HSBC, Batı ve Çin finans ekosistemlerinin kesişim noktasında faaliyet göstermektedir. Hem SWIFT hem de CIPS sistemlerine katılımı, siyasi bir mesaj değil, ticari bir zorunluluktur. En büyük offshore RMB takas bankalarından biri olan HSBC, Çin ile dünyanın geri kalanı arasındaki ticaret ve sermaye akışını kolaylaştırmada kritik bir rol oynamaktadır. Aynı zamanda, küresel finansı domine etmeye devam eden dolar bazlı sisteme de derinden bağlı kalmaktadır. HSBC’nin konumu, jeopolitik bir değişimi işaret etmekten ziyade, daha geniş bir gerçeği yansıtmaktadır: küresel finans, ikili bir sistem olmaktan çıkıp çok kanallı bir yapıya dönüşmektedir.
Birleşik Krallık’ın jeopolitik yönelimi, ABD ile uzun süredir devam eden ortaklığına sıkı sıkıya bağlıdır. NATO, “Beş Göz” ittifakı kapsamındaki istihbarat işbirliği ve derin savunma bağları aracılığıyla Birleşik Krallık, Washington’un en yakın müttefiklerinden biri olarak faaliyet göstermeye devam etmektedir. Bununla birlikte ekonomik gerçekler, geleneksel ittifakların ötesinde bir işbirliğini gerektirmektedir. Çin, dünyanın en büyük ekonomilerinden biri ve küresel tedarik zincirlerinde merkezi bir düğüm noktasıdır. İngiliz politika yapıcılar ve kurumlar, bu ilişkiden kopmanın ne pratik ne de arzu edilir olmadığı fikrine sahiptir. Sonuç olarak, ABD ile güvenlik uyumu sürdürülürken, Çin ile ticari ve finansal bağlar genişletilmekte ve giderek parçalanmakta olan küresel düzende esneklik korunurken, seçici bir etkileşim stratejisi izlenmektedir.
Bu denge oyununun en belirgin olduğu yer Orta Doğu’dur. Çin, “Kuşak ve Yol Girişimi” kapsamında altyapı yatırımları, enerji ortaklıkları ve ticaret anlaşmaları yoluyla bölgedeki etkisini genişletmiştir. Çin’in yaklaşımı büyük ölçüde ekonomiktir. Aynı zamanda bağlantı kurmayı ve uzun vadeli yatırımları ön plana çıkarmaktadır. Buna karşılık ABD, kapsamlı güvenlik taahhütleri ve stratejik ittifaklarıyla bölgedeki baskın askeri güç olmaya devam etmektedir. Birleşik Krallık, savunma ve güvenlik konusunda ABD ile işbirliği yaparken, ekonomik olarak da genellikle Çin ile paralel bir şekilde bölgesel ortaklarla ilişkiler kurarak her iki alanda da faaliyet göstermektedir. İngiltere, taraf seçmek yerine, ekonomik ve güvenlik çıkarlarının her zaman tam olarak örtüşmediği, etkilerin çakıştığı bir ortamda yolunu bulmaya çalışmaktadır.
Birleşik Krallık’ın bazen Çin’e yakın durduğu izlenimi uyandırmasının nedeni nedir? Bu algı genellikle güvenlik alanındaki uyumlu tutumdan değil, ekonomik ve diplomatik davranışlardan kaynaklanıyor. Çin’in önemli bir küresel ticaret ortağı olması, Londra’nın RMB (Çin para birimi) işlemleri için önemli bir finans merkezi olması ve HSBC gibi şirketlerinin Asya’da güçlü bir varlığa sahip olması nedeniyle, Birleşik Krallık bu durumun ekonomik bir gerçeklik olduğunu düşünüyor.
Birleşik Krallık tutumunu genellikle her durumu ayrı ayrı değerlendirerek belirler; bu tutumlar belirli konularda ABD veya İsrail’den farklı olabilir. Birleşik Krallık, Orta Doğu’daki çatışmalarda ateşkes veya insani yardım amaçlı ara verilmesi için baskı yapıyor. Ayrıca insan hakları ihlallerini eleştirirken Çin politikası kapsamında ticari ilişkilerini sürdürüyor. Buna ek olarak, küresel yönetişimde arabulucu rolünü üstlenmek istiyor. Bu durum, aslında çıkarlar arasında denge kurmaya çalışırken, “bir tarafa meyilli” olduğu izlenimi yaratabilir. Aynı zamanda Çin, bölgedeki ekonomik etkisini (enerji, altyapı alanlarında) genişletmekte ve Birleşik Krallık da aynı alanda faaliyet göstermektedir.
Birleşik Krallık’ın stratejisi, güvenlik alanında ABD ile sıkı bir uyum içinde kalmak, ekonomi alanında Çin ve küresel pazarlarla ilişki kurmak ve diplomasi alanında esnekliği koruyarak sert kutuplaşmalardan kaçınmaktır. Birleşik Krallık, ABD’nin güvenlik alanında hâkim olduğu, Çin’in küresel ekonominin merkezinde yer aldığı ve bölgesel çatışmaların incelikli bir diplomasi gerektirdiği bir ortamda faaliyet göstermektedir.
İran, Diego Garcia’daki ABD üssü de dâhil olmak üzere yaklaşık 4.000 km uzaklıktaki hedefleri vurma girişimlerinde bulundu. Bu durum, henüz tam olarak güvenilir olmasa da, uzun menzilli yeteneklerin giderek arttığını gösteriyor. İran’ın füze programına Çin’in teknolojik veya maddi destek sağladığına dair endişeler var. Yaklaşık 4.000 km’lik menzil, Birleşik Krallık’ın denizaşırı üslerini (Diego Garcia gibi) zaten ulaşılabilir hale getiriyor. Ayrıca Avrupa’nın bazı bölgelerini ve potansiyel olarak Birleşik Krallık’ın kendisini de teorik menzil içine alıyor. Bu gelişme Birleşik Krallık’ı Çin’e değil, ABD’ye yaklaştırdı. NATO işbirliğini, füze savunması koordinasyonunu ve istihbarat paylaşımını güçlendirdi.
Çin’in İran’a destek verdiği algısı oluşursa, Birleşik Krallık muhtemelen Çin’e karşı şüpheciliğini artıracak ve güvenlik politikasını (yatırım taraması, teknoloji kısıtlamaları gibi alanlarda) sıkılaştıracaktır. İran’ın doğrudan bir saldırısı olmasa bile, Birleşik Krallık ekonomisi bunun etkisini hissedecektir. Birleşik Krallık, uzun menzilli füzelerini genişletmesinde Çin’in İran’a yardım ettiğini anladığında, bunu Batı’nın askeri egemenliğine bir meydan okuma, Çin-İran stratejik ittifakının bir işareti ve daha geniş bir blok çatışması riski olarak görecektir. Bu, Birleşik Krallık’ın daha büyük bir doğrudan askeri riskle karşı karşıya kalacağı, ABD / NATO güvenliğine daha bağımlı hale geleceği ve hem İran hem de Çin’e karşı tutumunu sertleştireceği anlamına gelir.