Kadim Bilgelikten Modern Bilime Ruhun Yolculuğu

Sonsuz akışta insan ve bilinç: Kadim bilgelikten modern bilime ruhun yolculuğu (Görsel: Archpix, Pixabay)
Sonsuz akışta insan ve bilinç: Kadim bilgelikten modern bilime ruhun yolculuğu (Görsel: Archpix, Pixabay)

“İçki içip şiir okurken kendime soruyorum, bir insanın ömrü ne kadar sürer? Tıpkı sabah çiği gibi geçen günlerin çoğu, acı hatıralardan ibaret.” — Kral Cao Cao (Üç Krallık Dönemi)

İnsanın hayatı acı dolu ve kısadır. Tarih boyunca birçok düşünür ve yazar bu sarsıcı gerçeği tekrarlamış, varoluşun bu kısıtlı doğası üzerine derin metinler kaleme almıştır.

Çin edebiyatının ikonik figürleri, ömrün geçiciliğini zamansız metaforlarla ifade etmiştir. Üç Krallık döneminin güçlü lideri ve şairi Kral Cao Cao, içkisini yudumlarken kendine bir insanın ömrünün ne kadar sürdüğünü sormuş ve hayatı sabah çiğine benzeterek geçen günlerin çoğunun acı hatıralardan ibaret olduğunu vurgulamıştır.

Tang Hanedanlığı’nın “Ölümsüz şair” lakaplı ismi Li Bai ise zamanın geri dönülemez akışını Sarı Nehir ile simgeleştirmiştir. Büyük saraylardaki yüksek rütbeli kişilerin ak saçları için duyduğu üzüntüyü aktarırken, sabahları koyu renkli olan saçların akşamları tamamen beyazladığını söylemiştir.

Güney Tang Hanedanlığı’nın merhum lordu Li Yu dünyadaki her şeyin su üzerinde yüzdüğünü ve nihayetinde hayatın bir rüyadan ibaret olduğunu iç çekerek belirtmiştir. Kuzey Song Hanedanlığı’nın edebiyat devi Su Dongpo da evrendeki insanı “gökyüzü ile yeryüzü arasında bir sinek, denizde bir pirinç tanesi” olarak tasvir etmiş, sonsuz Changjiang Nehri’nin heybeti karşısında göz açıp kapayıncaya kadar biten hayatına hayıflanmıştır.

Hızla akıp giden insan hayatı ile sonsuz zaman ve mekân karşılaştırıldığında, bu yaşamı nasıl sürdüreceğimiz temel bir soru işareti olarak karşımıza çıkar. Bu kısıtlılık karşısında üzüntüyle iç çekmeli miyiz? Yoksa tüm bu kasveti unutup sadece zevk mi aramalıyız? Belki de bu sorunun bireysel bilgeliğimizin ötesinde olduğunu kabul edip, felsefi sorgulamaları bir kenara bırakarak sonraki nesillere somut bir miras bırakmaya odaklanmalıyız. Oysa bu seçeneklerin hiçbiri tek başına zorunlu değildir; çünkü her birimizin hayatında sonsuz bir yan, zamansız bir ruh veya can mevcuttur.

Bu sonsuzluğun en somut göstergelerinden biri, tıp ve psikoloji dünyasında geniş yankı uyandıran Ölüme Yakın Deneyimler (ÖYD) olgusudur. Kalp krizi veya beyin durması nedeniyle klinik olarak ölümü gerçekleşen ancak sonradan hayata dönen hastaların yaşadığı bu sıra dışı deneyimler, antik çağlardan beri belgelenmektedir. Öyle ki Yunan filozof Platon, savaşta ölen ancak cenaze ateşinde yeniden uyanan bir Yunan askerinin öte dünyaya dair gördüğü sahneleri eserlerinde titizlikle kaydetmiştir.

Modern dönemde ise Raymond A. Moody, Jr. tarafından kaleme alınan “Yaşamdan Sonraki Yaşam” (Life After Life) adlı kitabın yayımlanması, ÖYD fenomeninin ana akım tıbbın ve bilimin dikkatini çekmesinde bir dönüm noktası olmuştur. Michael Talbot‘un 1991 tarihli Holografik Evren adlı çalışması da Dr. Moody tarafından toplanan ve bilincin bedenden bağımsız hareket edebildiğini gösteren çarpıcı vakalara ev sahipliği yapar. Ameliyat masasında bedenini terk edip resepsiyondaki kızının yamuk şalını gören kadınların ya da koridora süzülüp yakınlarının gizli konuşmalarına şahit olan hastaların yaşadıkları, bilincin fiziksel sınırları aşabildiğini ortaya koymuştur.

1980 yılında yayımladığı “Ölümdeki Yaşam” (Life at Death) adlı araştırma kitabıyla konuyu derinleştiren Connecticut Üniversitesi psikoloji profesörü Kenneth Ring, ÖYD yaşayan kişilerin genellikle kendilerini renkli ışıklarla dolu, dünyevi zaman ve mekân kavramlarının tamamen yok olduğu bir öteki dünyaya geçerken tarif ettiklerini tespit etmiştir. Araştırmalar, bu boyutta bilgelik ışığıyla parıldayan varlıklarla karşılaşıldığını belirtir. Bedeni terk eden benliğin aslında bir “ışık topu” formunda olduğunu, ancak kişinin düşüncelerine göre insan görüntüsüne de bürünebildiğini kaydeder.

Daha da önemlisi, bu boyutta insan hayatı adeta holografik bir film gibi geriye sarılmaktadır. Birey, geçmişindeki her bir ayrıntıyı ve duygu tonunu aynı anda, son derece net ve canlı bir şekilde hatırlar. Üstelik bu deneyimlerde sadece geçmiş tamamen kaydedilmekle kalmaz, gelecek de belirli bir düzene göre sergilenir.

Profesör Ring, bireylerin hayatlarının önceden belirlenmiş bir plan dâhilinde ilerlediğini savunur. ÖYD yaşayan birçok kişiye henüz zamanlarının gelmediği söylenerek dünyaya geri gönderilmeleri ve hatta kendilerine geleceklerinden kesitler sunulması bunun en net kanıtıdır.

Radyatör vakası: Profesör Ring’in derlediği bir vakada, küçük bir çocuğa öbür tarafta geleceği gösterilir. Çocuk 28 yaşında evleneceğini, iki çocuğu olacağını görür ve kendisini gelecekteki çocuklarıyla bir odada otururken izler. O sırada duvarda asılı duran, o dönemde henüz icat edilmemiş garip bir nesne dikkatini çeker. Yıllar geçip çocuk büyüdüğünde, tam da çocukluğunda gördüğü o anı yaşar. Duvardaki garip nesne ise o büyüyene kadar icat edilmiş olan bir ısıtma radyatörüdür.

Dr. Moody kehaneti vakası: 1971 yılında ÖYD yaşayan bir kadına, öte âlemde henüz kitabı basılmamış ve tanınmayan Dr. Moody’nin resmi ve adı gösterilerek, zamanı geldiğinde bu deneyimi ona anlatacağı söylenir. Kadın için o an hiçbir anlam ifade etmeyen bu kehanet, dört yıl sonra Dr. Moody’nin ailesinin kadının sokağına taşınması ve bir Cadılar Bayramı gecesinde oğlunun şeker toplamak için kadının kapısını çalmasıyla gerçeğe dönüşür.

Ölüm deneyimlerinin yanı sıra, bilincin bedenden tamamen ayrılıp binlerce kilometre ötedeki yerlere veya farklı boyutlara seyahat edebildiği Beden Dışı Deneyimler de bu metafiziksel gerçekliği desteklemektedir. Batı’da modern bilimsel araştırmalara konu olan bu fenomenler, Doğu bilgeliklerine de yabancı değildir. Nitekim Çin Budizmi ve Taoizm uygulayıcıları da yüzyıllar boyunca benzer ruhsal seyahatleri titizlikle kayıt altına almışlardır.

Aslında bu beden dışı deneyimler, çok daha büyük bir tablonun, yani reenkarnasyon gerçeğinin sadece küçük bir köşesidir. Son yıllarda Batı tıbbı, reenkarnasyon üzerine kapsamlı çalışmalar yürütmektedir. Bu çalışmalarda sıkça kullanılan bir yöntem, hastaları Budizm ve Taoizm’deki trans hallerine benzer bir derin hipnoz durumuna almaktır.

Bu derin bilinç aşamasında hastalar, geçmiş yaşamlarını ve hatta iki ayrı yaşam arasında “öte dünya” olarak adlandırılan boyutu net bir şekilde gözden geçirebilmektedir. Araştırmacıların ulaştığı en çarpıcı sonuçlardan biri, insanların genellikle gruplar halinde reenkarne olduğudur. Aynı ruh grubuna ait bireyler, yaşamdan yaşama birbirlerine eşlik ederler. Hayat sahnesindeki çeşitli çatışmalar, roller ve rollerin değişimi yoluyla, geçmişten gelen şükran ve kırgınlık borçlarını temizlerler.

Çin kültüründe “Yuan” (kader ilişkisi) olarak adlandırılan olgu tam olarak budur. Belli bir enkarnasyondan önce, kişinin gelecekteki yaşamı, görünüşte tesadüfi ama aslında kritik olan tüm ayrıntılarıyla büyük ölçüde önceden tasarlanmıştır. Bu durum, varoluşun arkasındaki muazzam kader planını gözler önüne serer.

Ne var ki dünyevi hayatta yaşayan insanların büyük bir kısmı ruhun varlığına ya da ölümsüz bir boyuta inanmaz, ölümle birlikte her şeyin yok olacağını savunur. İnsanoğlu doğası gereği göremediği şeye inanma eğiliminde değildir. Oysa insanın bedeni sadece bir elbise gibidir. Elbise çıkarılsa bile, ruh varlığını sürdürmeye devam eder. İnsanların bu dünyada gerçeğe karşı körleşmesi ve materyalist bir algıya hapsolması da muhtemelen bu büyük planın bir parçasıdır, yani önceden ayarlanmıştır. Çünkü insan, ancak dünyevi yaşamın sisi, yanılsamaları ve acıları içinde sınanarak ruhunu törpüleyebilir, olgunlaşabilir ve hayatın gerçek anlamını deneyimleyebilir.

İnsanın madde dünyasına olan bu sınırlı ve mekanik bakışı, bilimin en temel alanlarında bile kendini gösterir. Örneğin ders kitaplarında molekülün yapısı tasvir edilirken, atomlar birbirine bağlı ve molekülü oluşturan küçük mekanik toplar olarak çizilir. Oysa mikroskobik dünya, bu basit mekanik modelden çok daha karmaşık, derin ve hayal gücümüzün ötesindedir.

Kuantum fiziğinin ortaya koyduğu üzere, bir elektron aynı anda iki farklı uzayda birden bulunabilir (süperpozisyon). Mikroskobik düzeydeki parçacıkların hareketleri birbiriyle mükemmel bir uyumla senkronize olabilir ve parçacık olmalarına rağmen tıpkı bir su dalgası gibi ortak dalga fonksiyonları oluşturabilirler. Mikroskobik gerçeklik, bizim düz mantıkla hayal ettiğimizden çok daha derin ve gizemlidir.

Bugün modern fizik, ruhun ve diğer boyutların varlığını henüz klasik laboratuvar ortamında net olarak tespit edemez. Ancak onları asla inkâr da etmez. Günümüz fizik dünyasının en gelişmiş teorilerinden olan sicim teorisi (string theory) ve zar teorisi (brane theory), gözle görünmeyen mikro boyutların ve paralel uzayların var olma olasılığına bilimsel olarak çoktan işaret etmiştir. Tıpkı atomun içindeki elektronun mekanik sınırları aşması gibi, insan bilinci de etten ve kemikten sıyrılarak çok boyutlu evrene açılmaktadır.

Tarihsel bilgelerin hüzünlü edebi yaklaşımları, antik felsefi metinler, reenkarnasyon araştırmaları ve kuantum fiziğinin büyüleyici mikroskobik gerçekleri birlikte değerlendirildiğinde; insan hayatının sadece tek bir fiziksel ömürle sınırlı olmadığı, maddesel dünyanın ötesinde sonsuz, planlı, birbirine kader bağlarıyla bağlı ve zamanı aşan yüce bir bilincin var olduğu fikri reddedilemez bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaynak:

Qing Di, zhengjian.org

“Western Reincarnation Studies: The Spirit Never Dies”, Qing Di, pureinsight.org

[1] Raymond A. Moody, Yaşamdan Sonraki Yaşam: Bir Fenomenin İncelenmesi; Bedensel Ölümden Sonra Hayatta Kalma. Harper San Francisco, Şubat 2001
[2] Michael Talbot, Holografik Evren, Harper Collins Yayıncıları, 1991.
[3] Kenneth Ring, Ölümde Yaşam: Ölüm Yakın Deneyiminin Bilimsel Bir Araştırması, Putnam Yayın Grubu, Ağustos 1980

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.