Gülgün Koçman Ve “55 Mustafa”

Gülgün Koçman, idealist bir öğretmen, şair, yazar ve gerçek bir cumhuriyet kadınıydı. Hayatının son on yılında çok güzel sohbetlerimiz ve dostluğumuz oldu. Bu yazıyı, çok müteşekkir olduğum o dostluğu saygıyla anarak yayınlıyorum.
“55 Mustafa” Gülgün Koçman’ın 4. şiir kitabının adıdır. 160 sayfa, 92 şiirden oluşuyor. Serbest yazılmış ama şarkı sözleri gibi… Müziğin notalarını duyuyorsunuz okurken. Birçok şiiri de bestelenmiş. “55 Mustafa” başlığı çok ilginç geldi ve merak uyandırdı bende. Sıradan bir şiir kitabı adı değil.
Gülgün Koçman, neşesini çocukların gözlerinde bırakan ve onların gözlerindeki umudu yakalayan bir öğretmen… Mustafa, kalbinde yer eden o çocuklardan biridir. Elim bir trafik kazasında kaybettiği öğrencisi zeki, çalışkan bir çocuktur. Kitap, Mustafa Sağay’ın anısına yayınlanmıştır. 55 de onun sınıf numarasıdır. Mustafa’nın gittiği yerler uzak olsa da o hep kalbinde, zeki çocuk bakışıyla kalır. Yapraklar dökülürken içinde acı bir hatıradır, bir daha görememenin hüznüdür. Hayalinde, bahçeye hep okul çantasıyla gelir 55 Mustafa.
Eğitimin ışığıyla yıkanan bir şairdir Koçman. Ona göre şiir, mantıkla ölçülemeyen bir duygu, bir hissetme olayıdır; onu tabiatın her yerinde bulabiliriz… Kısa dizelerden oluşuyor şiirleri ama çok özlü, bir şarkı tadında akıyor. Hayat dolu ruhu, dizelere de yansımış. Şiir, hüzün, gece, gündüz, özlem, hasret dolduğunda, şarkı hep genç kalan, ölümsüz bir bahar, Lamartine baharı…Renklerin büyüsünde mavilerle uyuyan gönlünün sesini duyurur. Sevda mıdır, aşk mıdır, bir rüya görür gibi, bir masal yaşar gibi bahara eşlik eden bir müzik… Ölümsüz notalarla sabahı olmayan bir akşamda, bir rüzgâr, bir nefes onun dizeleri… Çaykovski dinletir hep bahar gecesinde. Hayat dolu, kırık kalbine şarkılar söylüyor, mevsimler beliriyor, yağmurlar ıslatıyor tüm mektupları; sokaklara serpiliyor geçen yılları. Piyanolar, gerilmiş yaylar, hıçkıran, susan güçlü akşamlara düşen ay, Schubert, Beethoven, Bach, bitmeyen senfoni oluyor onun dizelerinde; her dize bir ezgi, her şiir bir şarkı tadında.
Vatan, millet aşkını öğretmeninden öğrenmiş bir öğretmen o. Çalıştığı köylerin insanını gözlüyor, tanıyor, seviyor, hatırlıyor… Duyarlı bir yürek yani… Çanakkale’de şehit olan bir asker olur, yoluna kurban olur vatan için! Kırmızı yemenili, eli nasırlı, toprak kokan bir Elif olur. Kaldırımları ağlatan sokak çocuğunu, kaderin yere vurduğu sokaktaki adamı, acımasızca geçen zamanı irdeler.
Bir öğretmendir o, taşa tohum eken; güneşler ışık saçar onun düşüncesine. Tüm vatan geçer gözlerinden, hep yol alır iyiye, doğruya, güzele… Düğüm düğüm peronların önünde, nemlenmiş kirpiklerde Anadolu’yu görür… Genç kızlar ekmek pişirirken, bazlamanın kokusunda, yıldız yıldız göklerde, kara tahta başında, dağlarda koyun güden kavalların sesinde, çeşmelerin taşında, yaralı yüreklerde, uygarlığın yolunda Anadolu’yu görür. Barıştan yanadır; barış, ışıl ışıl bir günün bahar aydınlığı, son noktanın adıdır onun için. Bir dünya istiyor insanların bin bir huzur bulduğu, sevgilerin gözlerden okunduğu, bütün kırların, bahçelerin çocuk sesiyle dolduğu. Güneşe her gün gülen bir dünyanın özlemini kuruyor…
Doğayı işliyor; içini dolduran akşamın rengini, yapraklardan süzülen ince yağmuru, gözleri hep gezinen yemyeşil yamaçları, baharlarla yüklenen dağ çiçeklerini, yıldızlı gecelerde şarkı söyleyen ayı, özgürce dalgalarını seren denizi, köpükleri kucaklayan sahili, çığlık atan martıları, hüzün kokan yağmurlu sokakları, ıslak parke taşlarını sindiriyor şiirin içine. Kokusunu duyarsınız söğüdün, ıhlamurun, mavinin, yeşilin…
Onda aşk manevileşir… Denizlerce sevip bir defacık dalmayan, geceleri seyreden özlemlerinde ötmez olsa da kuşlar, ağaçlar bomboş kalsa da, kış ayaz, yol uzun olsa da, o aşkın izlerini bulmasını biliyor. Sevdası hep taze olan, mahşere de yeten asla kahretmeyen kedere… Aşk başka bir limana demir atmışsa eğer, aşk başka gözlere dalıp gitmişse eğer, bırakır olduğu gibi… Umuttan suyu olsa, bir taş almayacak kadar asaletli. Hep yağmur yağan bir şehir onun için aşk. Gitmeye korktuğu, ıslanmaktan korktuğu, şarkısını hatırlatan nisan yağmuru aşk…
Kemanda la teli kırılmış bir yay gibi, gözyaşında kalmaya razı, bir kasımpatı, bir mavi çiçek, sevginin adı. Onun sevgisi açıp kapıyı giden, çekip kapıyı gidilen, bu hüznü yaşamaya zorunlu bir sevgi… Bu hüzünle barışık, hep sonbahar kokan, bekleyen, kurşuni ikindilerde bilerek bekleyen oluyor. Bu hüznü seviyor, bu hüzünle besleniyor. Belki de ona yazdıran da bu geride kalmanın hüznü…
Ay’ı yalnız bırakan gecenin boşluğunu görüyor. Acılar vadisinde onun geceleri, ona özel yıldızlar yağıyor penceresine, içli şarkılar söylüyor. “Bir yudum su” diye çöl çöl gezip, sevgiye el edip “suyu buldum” demenin coşkusu. Hiçbir pınarın söndüremediği mecnun aşkı var onda. Her şey onun avuçlarında dost. Rüzgârlar sevgiyle onu bekliyor, elim sende gibi oynuyor aşkla. Onun için bir çocuk rüyası kaybolan sevgiler; zamanın ötesinde kendini bulan bir Leyla- Mecnun, gölgesinde çamların ağladığı Mersin akşamlarında bir varlık – bir yokluk…
Sevda, yaş olup gözlerinden akan hatıralar… Hayallerinde çiçek açan, bazen yasemin, bazen güller saçan, kimi gün yaklaşan, kimi gün kaçan hatıralar… Sevda, yıllardır dinlediği bir tambur sesi gibi, yağan kara kışları eritiyor… Yarım bırakan bir masal gibi ve bir şeyler arıyor yitirdiği yollarda. Aşk gibi, sevgi gibi, sıcacık bir el gibi, hayır hayır simsiyah tatlı bir gece gibi… Aşk yapraklar arasında, vadiler ortasında, kaya tortularında bulduğu billur su. Mutlu saatlerin ömründe yarattığı mucize, şiirin, sanatın en güzel parıltısı.. Çünkü onun için aşk, vatan sevgisi, doğa sevgisi, insan sevgisi… Sevmek gerek âlemi, aşka ermek için.
Yaşam, genç bir bahar onun düşüncelerinde. Dolu dolu bir çocukluk yaşamış. Yarım bırakan bir masal gibi çocukluk… Kaç bahar geçse de, gökyüzü eskise de, ağaçlar ağlasa da karanlıklarda hâlâ, ninnisini duyan, yerini dolduramadığı, başına taç ettiği, annesinin ruhunda beslenen küçük bir kız o. Bir zamanlar öğretmeni olduğu sınıfının neşeli bir kızı o… Sıcak bir ekmek görse, etrafına bakıp küçük bir kız arayan, ne zaman bir çocuğu sevindirse, küçük bir kızın sesini duyan, ne zaman bir köy okulu görse, küçük bir kız çocuğunu soran, okulun bahçesinde hep oynayan, camdan selam gönderen büyümeyen bir kız çocuğu o… Aradığı Peymane kendisi belki de. Geçmiş zamanların saatlerini çalan özlem yüklü akşam güneşini yakalayamayan coşkulu bir çocuk o…
Bir gökkuşağı yaratıyor kendine, coşkunun maviliğinde şiirlerini okuyor. Solmuş saksıda bir gül pembeleşiyor ve anımsatıyor kendini. Karlar pembe yağınca, unutur yüreğini çocukluğun dizinde, gözleri buğulanır fabrika caddesinde…
Kendisiyle barışık, hayat dolu. Duyduğu özlemi, yaşadığı anı, karanlıklar bassa da hayatın yollarını, kaplasa da metrelerce kar… O, unutmayanlardan…
Onun şiir ülkesinde güneş başka doğar, ağaçlar başka, aşk başkadır. Orada hüzün sarı rengini pembeye çevirir, sevgi çiçeklerini dermeye çağırır. Kulağında en güzel bestenin izi kalan, hiç duyulmamış olan, aşkın gözlerini dolduran bir şiir okumaya çağırır sizi… Bir akşam sahiline demirlerseniz, bütün geceler bir hüzünle çökerken, ağır ağır taşlar üstünden kalkmış bir çocuk olurken, yılların ağırlığında kadere karşı koyan… onu yaşayamazsınız… Baksanız geriye dönüp geldiğiniz sahillere bir anne şefkatiyle uzansanız da ellerine… onu yaşayamazsınız…
Bir ömür verseniz de onu yaşayamazsınız…
Çünkü o şiir aşkıyla yaşayanlardan… Ondaki onu, ondaki ruhu bir tek şiirler bilir….