İran’da Kaynayan Kazan: Yoksulluk, Baskı Ve Belirsiz Bir Gelecek
İran, yaklaşık iki haftayı aşkın süredir derin bir ekonomik krizle, buna bağlı olarak da giderek büyüyen bir toplumsal karışıklıkla sarsılıyor. Sokaklar öfkeyle dolu, meydanlar ise korku ile cesaret arasında gidip gelen insanların sesiyle yankılanıyor. Ancak bu karışıklığın nasıl sonuçlanacağı, ülkenin hangi yöne savrulacağı bugün için hâlâ net değil. Net olan tek şey, ölü sayısının her geçen gün artması ve halkın yoksulluk altında ezilmesidir.
Yıllardır uygulanan yaptırımlar, kötü yönetim, kaynakların adil paylaşılmaması ve şeffaflıktan uzak ekonomi politikaları, İran halkını nefessiz bıraktı. En temel gıda maddelerine ulaşmak dahi birçok aile için lüks hâline geldi. İşsizlik, özellikle genç nüfus arasında umutsuzluğu derinleştirirken, maaşlar enflasyon karşısında eriyip gitti. Halk, “sabır” telkinleriyle oyalandığını düşünüyor; çünkü sabrın da bir sınırı var.
Öfkenin büyümesindeki en önemli etkenlerden biri ise yönetici elit ile halk arasındaki uçurum. Dini liderliğin ve çevresindeki dar kadronun, trilyon dolarlara varan servetlerinin yurt dışındaki bankalarda olduğu iddiaları, sokaktaki insanın vicdanında derin bir yara açıyor. Bir yanda çöpten yiyecek toplayan insanlar, diğer yanda lüks içinde yaşayan bir azınlık… Bu tablo, protestoların yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir isyan olduğunu da gösteriyor.
Karışıklığın merkezinde ise yine kadınlar var. Şeriat yönetiminin dayattığı baskılar, yıllardır kadınların bedenleri ve hayatları üzerinde kurulan tahakküm, bugün meydanlarda yüksek sesle sorgulanıyor. Kadınlar, ölüm korkusuna rağmen “özgürlük” diyerek sokaklara çıkıyor. Sadece başörtüsü değil, yaşam tarzları, düşünceleri, gülüşleri ve hayalleri için mücadele ediyorlar. Bu direniş, İran’daki protestoların belki de en çarpıcı ve en cesur yüzü.
Devletin yanıtı ise her zamanki gibi sert. Güvenlik güçlerinin müdahaleleri, tutuklamalar ve can kayıpları, krizi yatıştırmak yerine daha da derinleştiriyor. Bastırılan her ses, yerini daha büyük bir çığlığa bırakıyor. Çünkü korku, bir noktadan sonra insanları susturmaz; aksine, kaybedecek bir şeyi kalmayanları daha da cesur kılar.
Öte yandan uluslararası dengeler de bu tabloyu daha tehlikeli hâle getiriyor. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın askeri güç tehditleri, zaten kırılgan olan bölgeyi yeni bir gerilim hattına sürüklüyor. Dış müdahale söylemleri, İran yönetimine “dış düşman” gerekçesiyle daha sert önlemler alma zemini sunarken, bedelini yine halk ödüyor. Tarih bize defalarca gösterdi ki, savaş tehditleri hiçbir zaman yoksulun, kadının, çocuğun lehine işlemedi.
Bugün İran’da yaşananlar yalnızca bir ülkenin iç meselesi değil; aynı zamanda otoriter yönetimlerin, dinin siyasete alet edilmesinin ve adaletsiz ekonomik düzenlerin nelere yol açabileceğinin canlı bir örneği. Bu bir ekmek kavgası olduğu kadar, onur mücadelesidir. Bu bir rejim tartışması olduğu kadar, insan olma hakkının haykırışıdır.
Peki sonuç ne olacak? Kısa vadede bunu söylemek zor. Baskı artabilir, protestolar geçici olarak bastırılabilir. Ancak açlık, adaletsizlik ve özgürlük talebi bastırılsa bile yok edilemez. İran halkı artık eski İran değildir. Kadınlar susmuyor, gençler korkmuyor, insanlar sorular soruyor. Tarih, halkın sesini sonsuza dek susturabilen hiçbir iktidar yazmadı. İran’da bugün kaynayan bu kazan, ya adalet ve özgürlük yönünde bir dönüşümün başlangıcı olacak ya da daha büyük acıların habercisi… Ancak kesin olan şu ki, bu ateş, görmezden gelinerek sönmeyecek.