Krizler ve Fırsatlar

“Bir politikanın doğruluğundan önce, tutarlılığına bakmak gerekir”

Giriş sözü çok önemli. Zira tutarlı olmayan bir politikanın doğruluğu çok ciddiye alınmaz. Politika doğru diyelim ama tutarlı mı, uygulanabilir mi, mesele burada. Politikada tutarlılık, sentezleme yeteneği ile de alakalıdır. Uzlaşma kültürü diye bir şey var. Yoksa ürettiğiniz politika, marjinal seviyede kalır. Kitlelere ulaşmaz. Reel politik de denir buna uluslararası alanda. Yani gerçekçi uygulanabilir politika..

Toplumlar çeşitli katmanlardan oluşur. Her toplumda, dolayısıyla ülkede, etnik, dini, kültürel farklılıklar vardır. Yaşam biçimleri ayrı ayrıdır. Bu katmanların öncelikleri ve politik duruşları da farklıdır. İşte bu durumda toplumda bir uzlaşıya, ortak konsensüse ihtiyaç vardır. Partiler, cemiyetler, odalar, sendikalar bunun için vardır.

Uzlaşı kültürü kademe kademedir. Bireyden, topluma, oradan ülkeler arası diyaloglara kadar uzanır. İşbirlikleri, ittifaklar gündeme gelir. Hiçbir güç tek başına bir şey ifade etmez. İttifaklar, uzlaşılar, halk desteği gereklidir.

Bugün dünyaya baktığınızda, kartların yeniden dağıtıldığını görmekteyiz. Eski düzen dağılırken, yeni düzenin nasıl ve hangi koşullarda şekilleneceği arayışları mevcuttur. Ülkeler de bireyler gibi korunmaya, menfaat birlikteliklerine, ortaklıklara ihtiyaç duyar.

Günümüz ABD’si dominant ve umursamaz bir politika güdüyor görünse de bugün en büyük desteğe ve işbirliğine ABD’nin ihtiyacı vardır. ABD politikası gücünden değil (ki güçlü de aynı zamanda) daha çok blöfe dayalı bir politikadır. Ülkeleri ekonomi ve askeriye ile korkutup, sonuç alma peşindedir. Fakat ABD tüm dünyaya rağmen ilerleyemez. Tüm dünya ülkelerini karşısına alamaz!

Doğrudur; yeryüzünde büyük krizler vardır ama aynı zamanda fırsatlar da söz konusudur. Japonca’da kriz ve fırsat aynı anlama gelir. Kriz ve fırsat bıçak sırtı aralığında yer değiştirebilir. Bugünkü dünya hali hiç ummadık biçimde farklı yönlere evrilebilir. Karamsarlık ilanihaye sürmez. Zira her karanlığın sonunda aydınlığa çıkmak da vardır.

ABD büyük bir krizde ve dünyanın en borçlu ülkesi. Dolar, rezerv para olmaktan çıkma eğilimi gösteriyor. O yüzden herkes altına, gümüşe saldırıyor. Bundan böyle altın, gümüş ve diğer değerli madenler yatırım aracı olacaktır. Doların rezerv para olarak kalması, petrole hâkimiyet ile alakalıdır büyük oranda. O bakımdan ABD petrol üzerindeki hâkimiyetini kaybetmemesi gerekiyor. Venezuela ve İran’a yönelim, petrol hâkimiyeti bakımındandır.

Eğer ABD, İran ve Venezuela petrolünü kontrol altına alabilirse, diğer kontrolü altındakiler ile bu, dünya petrolünün yüzde 55’ine tekabül eder. Bu kontrol, doları rezerv para olarak tutmak için gereklidir. ABD doları rezerv para olmaktan çıktığında, ABD milli geliri yarı yarıya düşer. Şimdi anladınız mı, ABD niçin saldırgan politikalar izliyor?

Venezuela ve İran petrolünün en büyük alıcısı Çin’dir. Böylelikle ABD, Çin’in ucuz enerji tedarikinin de önüne geçmiş olur. Ucuz ve sürdürülebilir enerji tedarikinin sekteye uğraması sıkıntı yaratır. Nitekim Avrupa, ucuz ve sürdürülebilir Rus enerjisinden mahrum kaldı ve krize girdi.

ABD’nin hedefi Grönland ve Kanada ile arktik deniz yolları hakimiyeti kurmaktır. Buzulların çözülmesi ile Çin ve Rusya yoğun olarak arktik yolunu kullanacaktır. Ve tabii değerli maden kaynaklarına erişim de ayrı bir gerekçedir. ABD, kendi kıtasını etkisi altına aldığında, G. Kore ve Japonya doğal müttefikleri, bunun yanına Filipinler’i ve Türkistan Türk Cumhuriyetleri’ni eklendiğinde Çin’i çevrelemiş sayılır.

ABD şimdi bu karta oynuyor. Dikkat ediniz Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri – buna Azerbaycan ve İran (yarıya yakını Türk) dahil – bu cephede yer aldığında, Çin ve Rusya’nın eli kolu bağlanmış demektir. Avrupa bu konumda önemsizdir. Avrupa, muhtemelen Çin ve Rusya ile yakınlaşacaktır.

Türkiye, Türkler gördüğünüz gibi yine kilit roldedir. Bu krizi ve fırsatı bir arada sunmaktadır. Bıçak hangi tarafa devrilir acaba?

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.