Kültürel İşgal Üçüncü Dünyanın İntikamı
“Düşman devletler yoktur, düşman elitler vardır”
ABD başkan yardımcısı Vance, 20 yıl içerisinde Batı Avrupa nükleer silahlarının o ülkelerdeki iş başına gelecek Müslüman hükümetlerin eline düşebilme ihtimalinden bahsetti. Vance, “günümüzde dost ve müttefik saydığımız ülkelerin yoğun göçten (bilhassa Müslüman coğrafyalardan) dolayı Müslüman ülkeler hüviyetine bürünebileceği ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu ve olası böyle bir durumun ABD için yeni bir güvenlik riski taşıyacağını” açıkladı.
Günümüzde Batı Avrupa’nın büyük şehirleri, bilhassa Londra, Paris, Berlin, Brüksel adeta göçmen kuşatması altındadır. Göçmen kuşatması derken, sadece son yıllarda gelenlerle değil elbette. İkinci dünya savaşı sonrasında başlayan, artarak devam eden bir ivme bu.
Bugün 4. kuşak göçmenler dâhi, oraların vatandaşları olmalarına rağmen, yerleşik Avrupalılar tarafından, ten renklerinden veya kültür, din farklılığından ötürü, Avrupalı olarak görülmemektedir. Kaldı ki son yıllarda gelenler… Zira onlar henüz Avrupa toplumuna entegre bile değiller. Çoğu sosyal yardımlarla yaşamakta ve geçici, düşük profilli işlerde çalışmaktalar.
Bu gidişle sarışın, beyaz Hristiyan Avrupalılar, ürememe sorunu nedeniyle de azınlık konumuna düşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. 2050’li yıllarda, Avrupa’da ‘avroasyalı’ denen yeni bir ırkın orada hâkimiyeti ele geçireceği öngörüsü çok yaygındır.
Göç olgusunun altında yatan nedenler nelerdir? Çoğu insan buna Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu işgücü açığı olarak niteleyebilir ki bu, büyük oranda doğrudur. İşgücü ihtiyacı işçileri çekti. İşçiler de ailelerini, akrabalarını çekti sonraları. Aslında hesap çok basitti. İşçiler gelecek, işleri yapacak ve ülkelerine geri döneceklerdi. Fakat evdeki hesap sokağa uymadı. Gelenler büyük oranda kalıcı olmaya başladılar.
Misafir işçilerin yanı sıra İngiliz, Fransız, Hollanda sömürgelerinden gelenler, kolayca yerleştiler, kolayca vatandaş oldular. Tüm bunlara öğrencileri, iş insanlarını falan eklediğinizde sayıca kabarık rakamlar oluştu.
Sonraları savaşlardan, krizlerden gelen sığınmacıları ve de üstüne üstlük kaçakları, ilticacıları eklediğinizde Avrupa’da sosyal düzen altüst oldu. Bir de buna Avrupa ekonomilerindeki geri gidişi ekleyin! İşler gerçekten içinden çıkılmaz hâl aldı.
Avrupa’ya göçün bilinen seyrinden bahsettim şu ana dek. Fakat bir de bunun komplo teorisi var ki çok mantıklı ve yerine oturan cinsten. O da şu: Avrupa’nın göç baskısı altında inlemesini, Siyonist küreselci akla bağlayanlar var. Çünkü “Avrupa toplumlarının melezleşmesi en çok Hıristiyan Avrupa’dan düşmanlık görmüş Yahudilerin işine gelir” denmektedir. Bir de tabii “tek dünya devleti amacı güden küreselciler bundan olumlu faydalanır” deniyor.
Soros ekibinin bu konuda epey çaba sarf ettiği, ülkelerde küreselci, ulus üstü kurumların güçlenmesini arzulayan kesimlerin iktidara gelmesi yönündeki gayretleri bellidir ki Ukrayna’daki turuncu devrim onların eseridir. Turuncu devrimler, daha çok demokrasi, insan hakları konularını kullanarak başarı elde etti. Çünkü insanlar, demokrasi, insan, çevre, çocuk, kadın hakları dendiğinde çok duygusal ve mücadeleci tavır alırlar.
İnsanların bu duygusal ve mücadeleci tarafları yıllar boyu Siyonistler ve küresel elitler tarafından güzel kullanılmıştır. Avrupa kamuoyları on yıllarca bu politikaya alet edilerek, ekonomileri ve sosyal düzenleri bozulmuştur.
Avrupa’da aşırı sağ milliyetçi, dini hassasiyet taşıyan akımların güçlenmesinin altında yatan temel olgu, sol-liberal, göçmen dostu politikalardır. Avrupa kıtası Siyonist zokayı fena yutmuştur ve buradan çıkış pek mümkün görünmemektedir.