Kahve Soğurken

Kahvenin kokusunu bazen kendisinden önce duyuyorum. Daha fincan ortada yokken, bir yerlerde hazırlanmış, kokusu çoktan yola çıkmış oluyor. Ben başka şeylerle uğraşırken sessizce gelip burnumun ucuna dokunuyor.

O an nereden geldiğini düşünmüyorum bile. İçimde bir şey kıpırdanıyor. Sanki yıllardır kapalı duran bir kapının ardından tanıdık bir ses duyulmuş gibi. Sonra fark ediyorum kahveyi. Kokusu benden önce davranmış, belleğimin kim bilir hangi köşesine uğramış oluyor.

Kahveyle aramda vazgeçilmez bir alışkanlık yok. Sabahları onunla uyanmam, günün belli saatlerini bir fincana ayırmam. Canım istediğinde, özellikle güzel bir yerde, bir manzaraya bakarken ya da sevdiğim biriyle birlikteyken içerim. Bir de hiç istemediğim hâlde önüme habersizce konulan kahveyi seviyorum. Sanki birisi, aklımdan bile geçmeyen küçük bir isteğimi benden önce sezmiş gibi. O fincanda yalnızca kahve bulunmuyor; bir incelik, söylenmemiş bir yakınlık, fark edilmenin güzel duygusu da var. Bazen kahvenin tadından önce bu inceliği içiyorum.

Kimi kokuların görünmez parmakları olduğuna inanıyorum. Dokunmadan dokunuyorlar insana. Kahveninki de öyle. Bir anda yıllar önce oturduğum bir masayı, unutulduğunu sandığım bir yüzü, artık duyulmayan bir sesi getiriyor.

Nereden buluyor bütün bunları? Yıllardır aklıma gelmeyen bir bakış nasıl oluyor da bir fincanın buharına sığıyor? Gözlerim önümdeki masaya bakarken düşüncelerim çoktan başka bir şehre, başka bir zamana varmış oluyor. Kahve yerinde duruyor, ben gidiyorum.

Kitap okurken daha çok hissediyorum bu tuhaf yakınlığı. Önümde açık duran kitabın satırları arasında dolaşırken birden kahvenin kokusu karışıyor sözcüklere. Okuduğum bir cümle beni bırakmıyor.

Belki bir ayrılık, belki bir ağacın gölgesi, belki de sıradan bir kapı sesi… Koku, o cümlenin yanına yerleşince okumadığım başka bir öykü başlıyor içimde. Kitaptaki insanla belleğimdeki biri birbirine karışıyor. Bir süre sonra hangisinin yazarın, hangisinin benim olduğunu ayırt edemiyorum. Sayfa açık kalıyor, kahve soğumaya başlıyor, içimdeki öykü büyüyor.

Öykü yazarken de oluyor bu. Henüz adı bile olmayan bir kahraman gelip karşıma oturuyor. Ona hiçbir şey sormadan anlatmaya başlıyor. Bazen söylediklerine şaşırıyorum. Nereden geldiğini, belleğimin hangi kapısından içeri girdiğini bilmiyorum. Belki yıllar önce bir yerde karşılaşmışızdır. Belki de hiç yaşamamış bir insan, bilinçaltımda kendine küçük bir oda bulmuştur. Kahvenin kokusu o odanın kapısını aralıyor sanki. Bir bakıyorum, hiç düşünmediğim olaylar, tanımadığım insanlar, unutulmuş duygular sözcüklere dönüşmüş.

Şiirde daha da başka. Bir sözcüğün kıyısında uzun uzun beklerken kahvenin kokusu bilinçaltımın karanlık, biraz da mora çalan sokaklarına sapıyor. Peşinden gidiyorum. Bir pencere açılıyor, yıllar önce söylenmemiş bir söz, yarım kalmış bir sevgi, belirsiz bir özlem başını uzatıyor. Bazen bir dize geliyor, ardından bir başkası. Yazdıklarımı okuyunca şaşırıyorum. Demek içimde bunlar da varmış! Oysa az önce yalnızca bir kahve kokusu duymuştum. Fincanın içindeki kahve ağır ağır soğurken sözcükler, düşler, duygular giderek çoğalıyor.

Yağmurlu günlerde daha güzel oluyor bütün bunlar. Özellikle camın ardında deniz, birkaç ağaç, uzaktan duyulan belli belirsiz bir müzik varsa… Yağmur cama kendi dilinde bir şeyler yazıyor. Ben okumaya çalışıyorum. Harfleri yok ama anlattıklarını duyabiliyorum sanki. Müzik bir yere dokunuyor, yağmur başka bir yere. Sonra sessizlik geliyor, ikisini birbirine bağlıyor. Fincandan yükselen buhar azalırken düşüncelerim çoğalıyor. İçerideki zamanla dışarıdaki zaman birbirinden ayrılıyor. Kahve bu dünyada kalıyor, hayallerim başka dünyalara gidiyor.

Sessizliği de seviyorum böyle anlarda. Hele yanımda sevdiğim, birlikte olmaktan hoşlandığım biri varsa… Karşılıklı oturup aynı yağmura bakmak, müziğin bir yerinde göz göze gelmek, sonra hiçbir şey söylemeden gülümsemek. Bazı insanların yanında sözcükler azalıyor ama yakınlık eksilmiyor. Bir elin fincana uzanışı, gözlerin bir an uzaklara dalışı, ansızın beliren bir gülümseme… O sırada yaşanan şeyin romantizm olduğunu düşünmüyorum. Yalnızca iyi geliyor. Farkına varmadan yaşanıyor. Sonra yıllar geçiyor, bir koku, bir müzik, benzer bir yağmur o küçücük anı yeniden getiriyor.

Bazen de karşımdaki sandalye boş oluyor. Ama zihnimin içi hiç boş değil. Kahvenin kokusuyla birlikte bir yüz beliriyor, bir gülüş, birlikte yürünmüş bir yol, yıllar önce oturulmuş bir masa… O gün ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Ama birinin nasıl baktığını, nasıl gülümsediğini unutmamışım. Belki de belleğim sözcükleri silmiş, duyguları saklamış. Bir an için boş sandalyenin de beni beklediğini düşünüyorum. Kim bilir, belki masaların, sandalyelerin, hatta pencerelerin bile belleği vardır. İnsanlar gittikten sonra aralarında eski günleri konuşuyorlardır. Böyle düşüncelere gülümsüyorum. Kahve biraz daha soğuyor, özlem biraz daha derinleşiyor.

Günlük yaşamımın küçük alışkanlıkları var elbette. Gecenin sonunda uykuya hazırlanırken kendime özgü küçük bir düzenin içinde olmak hoşuma gidiyor. Ama kahvenin böyle bir zorunluluğa dönüşmesini hiç istemiyorum. Bir saati, bir mecburiyeti olmasın. Ansızın gelsin. Bir yolculuk sırasında, deniz kenarında, yağmurlu bir kafede, bir kitabın ortasında ya da sevilen birinin yanında… Geldiğinde güzel olsun, gelmediğinde eksiklik yaratmasın. Belki de bu yüzden en çok beklemediğim zamanlarda seviyorum onu. Kahvenin kendisini değil, beraberinde getirdiklerini…

Bir gün yine önümdeki fincanı unuttuğumu fark ediyorum. Birkaç yudum almışım, sonra bir düşünceye, bir anıya, belki de hiç yaşanmamış bir hayale dalmışım. Fincanın buharı azalmış. Elimi uzatıyorum, kahve soğumuş. Garip olan, buna hiç üzülmemem. Oysa içimde bambaşka bir sıcaklık var. Biraz önce sessiz duran duygular hareketlenmiş, düşünceler birbirine karışmış, hayaller uzaklara açılmış. Kahvenin sıcaklığı azalırken içimdeki yaşam çoğalmış sanki.

Belki de kahveyi benim için özel kılan bu. Bir tat, bir koku, küçük bir dürtü… Bilinçaltımda saklananları usulca uyandıran, geçmişle gelecek arasında görünmez yollar açan bir imge. Bazen bir öykünün ilk cümlesi, bazen bir şiirin son dizesi, bazen de özlenen bir insanın sessizce gelip karşıma oturması. Kahve soğurken belleğim ısınıyor. Hayallerim çoğalıyor. Yaşanmış olanla yaşanmasını istediğim şeyler birbirine karışıyor.

Sonra yeniden bugüne dönüyorum. Yağmur hafiflemiş, müzik değişmiş, masalar boşalmış. Fincanın dibinde son bir yudum kalmış. İçiyorum. Hafif buruk bir tat… Kokusuysa çoktan başka bir yolculuğa çıkmış. Belki belleğimin uzak bir köşesine, belki henüz yazmadığım bir şiire, belki de yarın yaşayacağım güzel bir ana doğru.

Kahve soğusun.
Yağmur dinsin.
Müzik sussun.
Sessizlik biraz daha uzasın.
Ben, içimde uyanan o küçük kıpırtının peşinden biraz daha gideyim.

Çünkü bazen bir fincan kahve soğurken, insanın içinde koca bir yaşam yeniden ısınıyor.

Yanıt Ver

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.