Türk Dünyasının Komünizm ile İmtihanı 4. Bölüm: Uygur Türkleri

Uygur Türkleri ve Tarihleri

Uygur Türkleri, kadim bir halktır ve en eski bilinen Türk halklarından biridir. Uygur Türkleri İslam’ı benimsemiş olan en eski Orta Asya halklarındandır. Uygur kelimesinin anlamı ise, “birleşmektir.”

M.S. 744’de Uygurlar Büyük Göktürk Devletinden ayrılarak kendi bağımsız devletlerini kurdular. Uygurların bu ilk devleti bugünün Sincan bölgesini ve bugünkü Moğolistan’ın büyük bir kısmını kapsıyordu, fakat sonra Uygurlar Kırgızlar ile girdikleri savaşlar sonucu bugünkü Moğolistan bölgesinden çekilmek zorunda kaldılar.

Fot: Dünya Uygur Kurultayı

Uygur Türkleri, savaşçı bir millet olduğundan birçok savaşa girmiştir. Çinliler birçok kez bu bölgeyi ele geçirmek için girişimlerde bulunmuş, fakat hiç bir zaman başarılı olamamıştır. Tang Hanedanlığı zamanında, İmparator Wudi (M.Ö 141-87) de bu bölgeyi Batıya açılan bir kapı olarak görüyordu ve o bölgede bir karakol kurmuştu. Bu bölgede belirli bir yetkiye sahipti, fakat hiçbir zaman ülkeyi ele geçirmeyi başaramamıştı.

İlk defa 1757 yılında İmparator Qianlong bu bölgeyi fethetti. Fakat Uygurlar buna müsade etmeyerek ayaklandılar ve bunun üzerine Çin ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak, 1884 yılında Sincan bölgesi (yeni sınır) Çin İmparatorluğuna dahil edildi.

1911 yılında, Qing Hanedanlığının çökmesi ile birlikte Çinlilerin bu bölgedeki hakimiyeti gittikçe azalmaya başladı. O dönemde Sovyetler Birliği Çin’in iç işlerine müdahale etmeye başladı ve halkı komünist doktrinler ile zehirleyerek ayaklanmaya teşvik etti. Bu sebepten dolayı Çinliler, Uygur Türkleri bölgesinde güç kaybetti. 1944 yılında, Uygur Türkleri bağımsızlıklarını ilan etti ve bu 1949 yılına kadar sürdü. Fakat 1949 yılında Çin Halk Kurtuluş Ordusu, Sincan bölgesini ele geçirdi ve o zamandan bu yana Çin’in toprak parçası haline geldi. 1955 yılında ise özerk bölge ilan edildi.

Çin ve Komünizm

Mao Zedong’un 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilanıyla birlikte, Uygur Türkleri de artık komünizm altında yaşamak durumundaydılar. 1959 yılında Mao Zedong “Büyük İleri Adım” projesini hayata geçirdi.

Bu proje, ülkenin gıda üretimini ve işgücünü azaltarak verimliliği ikiye katlamayı ve halkın bir kısmını çelik üretimi ve ulusal altyapı projelerinde kullanmayı hedefliyordu. “Büyük İleri Adım” projesi tahminen 45 milyon insanın açlıktan ölmesine neden oldu ve buna ek olarak, 2.5 milyon insan da vurularak öldürüldü. Halbuki Mao Zedong, 1957 yılında Çin ekonomisinin 15 senede Birleşik Krallığı (İngiltere) geçeceğini iddia etmişti. Propaganda: “3 sene ağır çalış ve 1000 yıl rahat et”, şeklindeydi. Fakat gerçekte ise bu insan tarihinin en büyük felaketlerinden birisiydi.

2013 yılında Ottmar Hoerl tarafından oluşturulan Trier’deki Karl Marx heykelleri (Fotoğraf: Thomas Frey/Getty Images)

1962 yılında Mao Zedong, bir konuşması sırasında sınıf çatışmasının hala bitmediğini ve mücadele edilmesi gereken “Yeni Burjuvazi Elementler”den söz etti. 1965 yılında daha da sertleşen bir dil kullanan Mao Zedong, bir “Bürokrat Sınıfı”‘nın varlığından bahsediyor ve bu sınıfın halka düşman olduğunu söylüyordu. Bu söylemlerin hepsi, büyük bir felaketin, “Kültür Devrimi”nin habercisiydi.

1965 yılı Kasım ayında “Hai Rui’nin görevine son verildi” isimli bir tiyatro oyunu bardağı taşıran son damla oldu. Bu eserde, dürüst bir devlet memuru imparatora ülkedeki gerçek durumu söylemeye cesaret etmişti. Mao Zedong’un bu eseri sadık propagandacıları tarafından eleştirildi ve onlar bu eserin ezilmiş sınıfları inkar ettiğini vurguladılar.

Mao’nun gücünün zirvesine ulaşması ve “16 Nokta Programı”nı açıklamasıyla birlikte, 1966 yılı Ağustos ayından 1968 yılı sonbaharına kadar sürecek olan Kültür Devriminin ana evresi başlamış oldu. Bu süreçte, medya ve Mao kültü çok etkiliydi, aynı zamanda Mao’ya yakın birçok yüksek mevkili kişi de bu Devrim için çalışıyordu. Özellikle 1966’da, Pekin’de 8 kez “büyük kitleler toplandı. “Tiananmen” kapısındaki bu toplanmalardan birinde, Mao Zedong konuşmadan halkı selamladı ve 10 milyondan fazla insan onu “büyük lider, büyük usta, büyük yol gösteren”, şeklinde kutladı. Bu şekilde ülkenin dört bir tarafındaki insanlar “Kültür Devrimi” için hazır hale getirildiler.

Bu süreçte, özelikle “Kızıl Muhafızlar”, çok acımasızca hareket ediyorlardı. Onlar genelde, büyük şehirlerdeki genç üniversite öğrencilerden oluşuyordu. 1966 yılında, ÇKP’nin kızları adı altında bir grup, Pekin Eğitim Fakültesi Genel Müdür Yardımcısı Bian Zhongyun’u döverek öldürdü ve “Kırmızı Terör” olarak adlandırılan bu olaylar sonraki haftalarda tüm Çin’e yayılmaya başladı. Kültür Devrimi’nde yaklaşık 1,7 milyon insan öldü ve bu politik zulmün birincil sorumluluğu milisler, ordu birimleri veya kamu güvenliği organlarına aitti.

Kültür devrimi Burjuvazi’yi yani yüksek kesimi (Doktorlar, Sanatçılar, Öğretmenler, İşadamları ve mal ve mülk sahiplerini) hedefliyor, aynı zamanda gelenek ve dinler ile de mücadele ediyordu. Bu yüzden, “Kültür Devrimi sırasında, okumuş insanlar, iş sahibi kişiler, keşişler, papazlar, hocalar hedefteydi ve birçoğu öldürüldü. Aynı zamanda, 5000 senelik Çin kültürüne ait eserler, binalar v.s. yok edildi. Uygur Türkleri de tüm Çin vatandaşları gibi çok ciddi bir şekilde mağdur oldular, tarihi eserleri ve kültürleri ayaklar altına alındı.

Uygur Türklerinin Bugünü

Uygur Türkleri tarihten beri Çinliler ile savaştı ve dönem dönem Çin tarafından yönetildiler. Fakat eski Çin İmparatorları 5000 yıllık Çin kültürüne bağlıydı ve Cennet ve Cehenneme inanıyorlardı. Evren, Cennet ve Dünya’nın uyumuna inanıyor ve insanlara değer veriyorlardı. Erdemli bir yönetim şeklinin uzun yıllar ayakta kalacağını düşünüyorlardı. Bu nedenle de, bazı savaş kurallarını benimsemişlerdi. Fakat, komünistler çok farklıydı; onlar insanın “gelişmiş bir hayvan” olduğunu düşünüyordu ve Marks’ın “Din Afyondur” sözünü benimsedikleri için “Tanrı”‘nın var olmadığını savunuyorlardı. Böyle bir zihniyete sahip olan komünistler Uygur Türklerine birçok şekilde zulmetmiştir.

Geçmişte “Büyük İleri Adım” ve “Kültür Devrimi” projesi milyonlarca Uygur Türkü’ne çok büyük acılar çektirmiştir. Ancak, bugün hala zulüm devam etmektedir.

Çin rejimi bir dönem, Uygur Türklerinin toplu ibadet yapmasını yasaklamış ve Kur’an kurslarını kapatmıştı. Şu anda her caminin içinde komünist sloganlarının afişleri ve Çin bayrağı bulunmaktadır. Camilerin girişlerinde kameralar bulunmaktadır ve Çin rejimi büyük bir titizlikle cami içine girenleri kontrol etmektedir, ayrıca kişilerin kendilerine özel seccade, tespih ve Kur’an kitabına sahip olmaları da yasaklanmıştır. Yani, herhangi bir dini sembolü temsil eden her şey yasaktır. Bu durumlar göz önünde bulundurulduğunda, ÇKP (Çin Komünist Partisi) din ile ilgili her konuya çok olumsuz yaklaşmakta ve Uygurlar ibadetlerini sadece çok zor şartlar altında gerçekleştirebilmektedir.

Çin’in kuzeybatısında bulunan Sincan bölgesinde yaklaşık 10 milyon Müslüman Uygur yaşamaktadır. Çin hükümeti, Uygurlar ile bir sorunu olmadığını, fakat kendilerini aşırı İslamcı terörist saldırılardan korumak için bu tedbirleri aldığını savunmaktadır. Bu sözde “İslamcı” tehlikeyi bahane eden ÇKP birçok “beyin yıkama” ve “dönüştürme merkezi” kurmuştur.

“Islahat” projesi adı altında, bu “beyin yıkama” merkezlerinde yaklaşık 1 milyon Uygur Türkü zorla alıkonulmaktadır. Kampların amacı, Uygurların zihninden, Uygur kimliklerini ve  İslam’ı silmek ve yerine komünizmi aşılamaktır. Kampların hedefi, onların Çin Komünist Partisi’ne itaat etmelerini sağlamaktır. Bu nedenle, zorla alıkoyulan Uygurlara komünist doktrinler öğretilmekte ve şarkılar ezberletilmektedir.

Birleşmiş Milletler’in ‘terörizmle mücadele’ gerekçesiyle zorla kamplarda tutulan 1 milyon Uygur Türkü’nün serbest bırakılması çağrısına; Çin’den, “Müslümanlara kötü muamele uygulanmıyor, radikal İslam’a karşı eğitim veriliyor” şeklinde yanıt gelmiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Konseyi’ne bağlı İnsan Hakları Bürosu’ndan yapılan açıklamada; “İddia edilenin aksine söz konusu ‘eğitim merkezlerinde’ herhangi bir kötü muamele yapılmadığı” belirtilmiştir.

Fot: Dünya Uygur Kurultayı

Çin hükümeti bununla da yetinmeyerek, şu anda Sincan’a birçok Han Çinlisi yerleştirdi ve bazı semtlerde sadece Han Çinlileri yaşamaktadır. Ayrıca, her Uygur Türkü ailesine “kardeş aile” projesi adı altında, bir Çinli yerleştirme projesi de başlatılmıştır ki; bu bir ailenin içine Çinli bir erkeğin girmesi demektir ve bu durum, kabul etmekten başka seçenekleri olmayan Uygurlar için kabul edilmez bir durumdur.

Sorun ÇKP’nin Kendisi

Çin Komünist Partisi, sadece Uygur Türklerine zulüm etmiyor, kendi ideolojilerine karşı tehlike olarak gördükleri herkese zulüm uygulumaktadır. Uygur Türkleri ile benzer bir şekilde toprakları ellerinden alınmış mazlum Tibet halkı, Hıristiyanlar, Kazak ve Kırgız gibi Müslüman azınlıklar ve bir zamanlar Çin’de 100 milyona yakın uygulayıcısı bulunan, “Doğruluk-Merhamet-Hoşgörü” ilkelerine dayalı barışçıl bir meditasyon ve kişisel gelişim uygulaması olan Falun Gong (Falun Dafa olarak da bilinir) uygulayıcılarına da zulüm etmektedir.

Bu grupların içinde belki de başlıca zulüm gören grup ise, Falun Gong uygulayıcılarıdır. 1999 yılının Temmuz ayında, Çin Komünist Partisi (ÇKP), antik bir kişisel meditasyon sistemi olan Falun Gong’a karşı – Çin’de Falun Gong‘u uygulayan kişi sayısı 70 ila 100 milyondu – günümüze kadar devam eden acımasız bir zulüm başlattı.

Çin hükümeti, Falun Gong uygulayıcılarına acımasızca zulüm etmekte, onları yasadışı bir şekilde tutuklamakta, ailelerinden ayırmakta, zorla çalışma merkezleri ve “beyin yıkama kamplarına” atmaktadır. Bu kamplarda, sırf inançlarından vazgeçmeleri için uygulayıcılara zulüm edilmektedir. En inanılmazı ise, bazı vicdan mahkumlarının iç organları onlar hala canlılarken, devlet-onaylı bir şekilde çıkartılmasıdır.

Utah Tıp Fakültesi Üniversitesi’nde bir Onkolog olan Dr. Glyn Gilcrease, yasadışı organ ticaretinin mağdurlarının haksız yere hapsedilen kişilerden oluştuğunu ve bu yasadışı organ ticaretinin devlet tarafından desteklendiğini söylemektedir. Dr. Glyn “Böyle bir şey sadece Çin’de mümkün,” diye ekliyor.

Dr. Trey, zorla organ alınarak yapılan organ ticaretinin bir “soykırım eylemi” olduğunu vurguluyor. Dr. Trey toplantıda, Çin’deki resmi transplantasyon sayılarını sundu, bu sayıların 2006’dan beri pek değişmediğine dikkat çekti ve bunun akabinde “bir şeyler gizliyorlar,” dedi.

Kayıtlar, Çin’de 2000 yılından bu yana organ nakli altyapısında hızlı bir artış olduğunu açıkça göstermektedir. Organ hastalarının hastane yatak sayısı hızlı bir şekilde artmıştır. Bir organ naklinden sonra ihtiyaç duyulan anti-itici ajanların satışı da katlanarak artmıştır.

Çin’in resmi organ nakil sayılarına göre, Çin’de yılda yaklaşık 9.000 ila 10.000 organ nakli yapılıyor. Çin hükümetine göre, Çin’de organ nakli yapan 173 hastane var. Fakat Batılı uzmanlara göre, bu Çin’de yapılan organ nakillerinin gerçek sayısının çok altında ve ülkedeki bazı hastanelerin yılda 1000’den fazla organ nakili gerçekleştirdiği biliniyor.

Öyle gözüküyor ki; Çin’de birçok farklı gruplar zulüm görmektedir. Çin, dışa kapalı bir ülke olduğundan, bu akıl almaz vahşetin ve farklı gruplara uygulanan soykırımın boyutları tam olarak bilinmemektedir.

Komünizmi Anlamak

20. yüzyılın komünizm devrimleri esnasında, yaklaşık 100 milyon kişi ölmüştür. Bunlardan 20 milyonu Sovyetler Birliği, 65 milyonu Çin, 1 milyonu Vietnam, 2 milyonu Kuzey Kore, 2 milyonu Kamboçya, 1 milyonu Doğu Avrupa, 1,7 milyonu Afrika ve 1,5 milyonu Afganistan vatandaşından oluşmaktaydı.

Komünizmin ortaya çıkmasının en büyük nedenlerden biri, 1859 yılında yayınlanan “Türlerin Kökeni” kitabıydı. Evrim teorisinin tezleri, insanları ilahi kudret ve inançlarından kopartmaktaydı. Komünist Parti, Darwin teorisinin hayatta kalma mücadelesinden etkilenerek, bunun bir sınıf mücadelesi gerektirdiğini savundu ve “mücadele” kavramını benimseyerek ilerleyen dönemde Komünist Parti’yi yaymak ve gücünü sağlamlaştırmak için daima savaştan yana oldu. Ekonomik olarak herkesin eşit olması gerektiğini savundukları için de hızlı bir şekilde birçok takipçileri olmuştur.

Komünist hareketin kendisi aslında, 19. yüzyılın Avrupa işçi hareketinden gelmekteydi. Teorik altyapısı ise Karl Marx’ın: “Das Kapital” ve “Komünist Manifestosu” eserleriydi. 1917 yılında, Rus Komünist Partisi’nin kurulmasından sonra, sırayla birçok ülkede komünist devletler kuruldu. Onlar kanlı devrimler ve şiddetli iç çatışmalar sayesinde dünyamızda kendilerine yer edindiler.

Güzel olanı hedeflemek ve orta yolu bulmak insan doğasında vardır, fakat komünizm; sınıflar çatışmasını, inançsızlığı, nefret ve kini dayatmıştır. Bu ideoloji inancı, binlerce senelik kültürü ve gelenekleri yok etmiş ve bu da insanlığı bir felakete doğru itmiştir.

Marx’ın, “Din halkın afyonudur” sözü çok meşhurdur ve birçok Komünist tarafından benimsenmiştir. Komünizm dine, geleneklere ve ahlaki kurallara karşı durmuştur, bu yüzden onlara karşı olanlarla hiç acımadan mücadele eder.

Uygur Türkleri ise temelde dinlerine, örf ve adetlerine bağlı oldukları için komünist zulmün kurbanı olmuşlardır.

Son olarak da Erhan Amasya dan bir şiir:

Orta Asya’da sızı bütün yüreklerde yara

Soydaşım kırılıyor, Urumçi’den Kaşgar’a

Uygur’um kan ağlıyor dara düşmüş dara

Ne duruyoruz haydi yardım edelim onlara

Yüzyıllardır esarette, sıkıntıda Uygur’um

Özgürlük dışında yakışmaz başka durum

Namusa el uzanırsa vurulurum vururum

Esaret haramdır bize, azarım kudururum

Seyirci kalmayalım Çin’in Uygur katline

Her zaman yardımcıyız mazlumun haline

Bizemi gelmesi lazım, dalalım bunun içine

Dersini verelim Uygur’umu katleden Çin’e

Evren Durmaz, The Epoch Times Türkiye

İlgili makaleler:

Türk Dünyasının Komünizm ile İmtihanı; 1. Bölüm: “Ahıska Türkleri”

Türk Dünyasının Komünizm ile İmtihanı; 2. Bölüm: “Kore Savaşı”

Türk Dünyasının Komünizm ile İmtihanı 3. Bölüm: “Bulgaristan Türkleri”

Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.